Bizi takip edin
Bizi takip edin
Kültür Sanat

Emperyalizm çağında bir monark: II. Abdülhamit



18.05.2017 09:58:45
Teori dergisi Mayıs sayısı, Osmanlı İmparatorluğu’ nu 33 yıl baskı ve tavizlerle yöneten Sultan II. Abdülhamit’i inceliyor.

Teori dergisi Mayıs sayısı, Osmanlı İmparatorluğu’ nu 33 yıl baskı ve tavizlerle yöneten Sultan II. Abdülhamit’i inceliyor. Abdülhamit ve İttihat ve Terakki dönemi, 1908 Anayasa ilanı süreci geniş bir tarihçi ve araştırmacı ekip tarafından her boyutuyla incelendi ve okuyucuya doyurucu bir dosya sunuldu. Dergiyi okuduğunuzda, neden Türkiye’de yeni bir Abdülhamit rejiminin kurulamayacağını da göreceksiniz

“Mali krizlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bütçe açığı döneminin, ne başı belliydi ne de sonu. Personeli sürekli değişmesine rağmen toparlanamayan kötü yönetim, devletin mali durumunu ele geçirmiş olan sinsi hastalığın tek devasının borç almak olduğunu düşünüyordu... Maliye bakanı bile, en zor koşullarda çok yüksek faizle yeni bir kredi almayı başardığı için Grandük’ten soyluluk unvanı almıştı.”

Yukarıdaki satırlar Sultan II. Abdülhamit dönemini anlatan bir tarih kitabında değil, Alman yazar Thomas Mann’ın hayali bir Alman devletçiliğinin çöküşünü anlattığı Majesteleri Kral romanından alınmıştır. Bu Alman devletçiğinde de köhnemiş bir saray vardır ve saray “bir demiryolu kralının” kontrolü altına girmiştir. Romanın yaptığı çağrışımlar, yazarın kurguyu II. Abdülhamit dönemine bakarak geliştirdiğini düşündürecek düzeydedir. Oysa Eric Hobsbawn’ın, İmparatorluk Çağı başlığıyla anlattığı 19. yüzyılın son çeyreğinde emperyalizmin tahakkümünü kabullenmiş bir hükümeti tasvir etmek isteyen her roman, kaçınılmaz olarak Abdülhamit’in saltanat yıllarını hatırlatan sahneler içerecektir.

AVRUPA BAŞKENTLERİNDE ŞEKİLLENEN DÜZEN

1878 Mart ayında Avrupa’nın diplomasi kulisleri, ‘Doğu Sorunu’ nedeniyle ortaya çıkan krizle boğuşuyordu. Osmanlı hükümeti gelişmeler hakkında resmi olarak bilgilendirilmediğinden, Avrupa’daki Osmanlı sefaretleri kulislerden ve basından bilgi toplamaya çalışıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul’un işgaline yol açabilecek ‘Doğu Sorunu’ kaynaklı İngiliz-Rus savaşı ihtimalini de içeren yoğun diplomatik trafikte denklemin ve resmi bilgi akışının dışına itilmişti. Londra’daki Osmanlı Büyükelçisi Musurus Paşa, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Derby’ye konuyu ancak “kendi adına ve kişisel olarak” sorabildi. Berlin’de bir kongre toplanmasının planlandığını İngiliz Büyükelçi Layard, Babıâli’ye 18 Mart’ta kısa bir notla bildirmiştir ve yazı kongrenin içeriği hakkında hiçbir bilgi içermez. Berlin Kongresi çalışmaya başladığında başkanlığını yapan Bismark, Abdülhamit rejiminin Avrupa devletler sistemindeki yerini, Osmanlı delegasyon başkanı Karatodori Paşa’yı herkesin ortasında azarlayarak ve söz hakkına sahip olmadığını söyleyerek gösterecektir.

Oysa Osmanlı İmparatorluğu, 1876’da anayasalı rejime geçmiş, Kanun-i Esasi tam da Tersane Konferansı’nın toplandığı gün top atışlarıyla ilân edilmişti. O toplar büyük güçlerin ‘Doğu Sorunu’na ilişkin planlarının üzerine atılıyordu. Hariciye Nazırı Safvet Paşa’nın ifadesiyle, ‘Doğu Sorunu’ nedeniyle Büyük Güçlerin toplanmasına artık gerek kalmamıştı.

Berlin Kongresi ise sadece ‘Doğu Sorunu’nda yeni bir statü yaratmayacak, Türkiye’de istibdat rejiminin kurulmasına da zemin hazırlayacaktır. Sina Akşin’in dönemin çerçevesini çizdiği ‘Abdülhamit Merakı’ başlıklı makalesinde, anayasalı rejimden istibdada gidişin önemli adımlarını okuyacaksınız.

MAKEDONYA MODELİ

Berlin’de kurulan düzen, siyasal iktidar sarayda toplanırken, idari sistemin adem-i merkeziyetçi bir yapıya yönelmesine neden olmuştu. Berlin Anlaşması’nın özellikle Makedonya’da kurduğu düzen emperyalist çıkarlara o kadar uygundu ki, Sevres Anlaşması yazılırken Makedonya modeli örnek alınacaktır. Makedonya’nın özerk yapısı adım adım gelişerek, istibdat dönemi boyunca terör eylemlerinin merkezine ve mali denetim komisyonu eliyle emperyalist modele dönüşmüştü.

Engelhgardt “Berlin Kongresi, mezhep işlerinin idaresi hususunda Osmanlı bağımsızlığına en kuvvetli ve etkili darbeyi indirdi” diyor. Anayasalı rejimi doğası gereği dışlayan bu en kuvvetli ve etkili darbenin sonucu olarak İslâmcılık politikası, Berlin sisteminin mezhep işlerine getirdiği düzenlemeye uyum sağlamanın bir yoluydu.

François Georgeon’a göre “1881’de sultanın çıraklık dönemi sona ermişti.” O yıl Berlin Anlaşması’nın sonuçları da ortaya çıkmaya başladı. Fransa, Tunus’u işgal etti, İngiltere 1878’de Abdülhamit’in onayıyla işgal ettiği Kıbrıs’ın Babıâli’ye ödenmesi gereken gelirlerini mali sermayeye tahsis ettiğini açıkladı; Mısır’ın işgali için son hazırlıklar da tamamlandı. “Mısır Mısırlılarındır” sloganıyla işgale karşı koyan Urabi Paşa’nın liderliğindeki Vatan Partisi programının başta gelen maddelerinden biri, İkili Kontrol ve Borçların Tasfiyesi Kanunu’na ve Batı’nın mali denetimine karşı mücadeleydi. Daha Kıbrıs’ta İngiliz işgali için yapılan konvansiyon kaleme alınırken İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Salisbury, İstanbul Büyükelçisi Henry Layard’a konvansiyonun mali sermayeyi teşvik edecek şekilde düzenlenmesi için talimat vermişti.

Abdülhamit rejimi, Berlin sistemini kabullenmiş bir hükümetin 19. yüzyılın son çeyreğinde alabileceği yegâne biçimdir. Hangi tarihsel koşullarda şekillendiğini incelemek isteyenler için, Cemil Gözel’in “Tanzimat Çocuğu Abdülhamit” başlıklı makalesi önemli tespitler içeriyor.

MİLLİ ZENGİNLİĞE KET VURAN SERVET

Abdülhamit’in kişisel rolü en fazla emperyalizm çağına uyum sağlama yeteneğinde ortaya çıkar. Örneğin Avrupa mali sermayesiyle en iyi ilişkileri kurabilen Galata bankerlerinden Zarifi daha 1866’da Abdülhamit’in özel bankeriydi. “Abdülhamit Efendi bu tarihte Zarifi’ye 2.492 kese borçluydu. Maaşı bu meblağı ödemeye yetmediği için, Sultan Abdülaziz paranın Hazine’den ödenmesini emretti.”

Hariciye Nazırı Rıfat Paşa 9 Mayıs 1909’da Berlin ve Paris sefaretlerine, devrik Sultan Abdülhamit’in banka hesap dökümlerini gönderdi ve mahkeme kararı çıkana kadar hesaplardan işlem yapılmasının engellenmesi için Alman ve Fransız hükümetlerine başvurmalarını istedi. Hariciye Nazırının verdiği bilgiye göre Abdülhamit’in Reichsbank’ta 5 milyon Frank Fransız, 4 milyon Frank Alman ve 152.500 Sterlin İngiliz menkul kıymeti; Deutschebank hesaplarında Anadolu Demiryolları Şirketi’nin birinci emisyonundan 4 milyon Mark, ikinci emisyonundan 526.400 Mark tutarında hisse senedi, 150.415 Mark efektif, 1.500.000 Frank Selanik Limanı tahvili; Credit Lyonnais hesabında 641.281 Türk Lirası bulunuyordu. Türkiye ile Müslüman ülkelerden bağışlarla finanse edilmeye çalışılan Hicaz Demiryolu’nun toplam başlangıç maliyetinin 4 milyon Lira olarak tahmin edildiğini hatırlatalım.

TÜRKİYE’NİN ‘PARALEL EYLEMİ’

Türkiye’deki muhafazakâr eğilimli siyasetin Abdülhamit üzerinden yeni bir kahraman yaratma çabasında Necip Fazıl Kısakürek’in “Ulu Hakan II. Abdülhamit Han” kitabının önemli yeri vardır. Yazarın dedesi İstibdat döneminde önemli siyasi davalara da bakan İstanbul İstinaf-Cinayet Mahkemesi Reisi idi ve hizmetlerinden dolayı Mecidiye Nişanı ile ödüllendirilmişti. Kısakürek, Abdülhamit’in tüm Osmanlı padişahları içinde hem dindarlıkta hem de devlet adamlığında en üstünü olduğunu söyleyerek, Abdülhamitçiliğin sadece Mithat Paşalarla ve İttihatçılarla değil, Fatih Sultan Mehmet gibi Osmanlı padişahlarıyla da bir kavga olduğunu gösteriyor. Kitapta Abdülhamit, isim vererek Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ile de karşılaştırılıyor ve hepsinin üzerinde yer aldığını iddia ediliyor. Kısakürek’in Jön Türk ve parlamento düşmanlığı ve anti-semitik öğelerle süslü tezleri, Abdülhamit’in en fazla monarşist karakterini öne çıkartır. Kitapta “Tenkit bahanesiyle tahrip, kurtarıcılık rolü altında Batırıcılık faaliyetinden başka hiçbir işi olmayan” Meclisin Abdülhamit tarafından kapatılması şöyle değerlendirilir: “Meclisi kapatmakla Abdülhamit, tepeden inme şahsiyetini meydan yerine dikmiş ve artık kollama, gözetleme ve ayarlama çığırını tamamlamış oluyordu.” Günümüzdeki Abdülhamitçi kampanya Türkiye’nin “Paralel Eylemi” olarak isimlendirilebilir. Alp Hamuroğlu’nun dosyamızdaki makalesi Abdülhamitçi eylemin gerçeklere ne kadar aykırı olduğunu gösteriyor.

NEDEN KURULAMAYACAĞININ CEVABI

Musil, Paralel Eyleme konu ülkeyi şöyle tarif eder: “Devlet anayasasına göre liberaldi, ama yönetim ruhban sınıfı ağırlıklıydı. Ruhban sınıfı ağırlıklıydı ama, özgür düşünceli yaşanmaktaydı. Yasanın önünde bütün vatandaşlar eşitti, ama zaten herkes vatandaş sayılmıyordu. Bir parlamento vardı, fakat özgürlüğünü akıl almaz ölçülerde kullanılması yüzünden genelde kapalı tutulurdu.” Yazar liberal sıfatıyla feodal hukuka dayanmayan anayasayı, “özgür düşünceli yaşam” ile belle-époque döneminin yozlaşmış yaşam biçimini kastediyor. Türkiye Abdülhamit yönetimi altında benzer bir süreci yaşadı. İktidar İslâmcılık iddiasındaydı, fakat özellikle başkentteki sosyal yaşamda güçlü bir alafrangalık hakimdi. Parlamentolu bir anayasa raflarda duruyordu, uygulanması “geçici süreyle” ertelenmişti. Osmanlı Vatandaşlık Kanunu 1869’dan itibaren yürürlükteydi, fakat pratikte nerdeyse kimse vatandaş sayılmıyordu.

 

(Bu makalenin geniş versiyonunu kaynaklarıyla birlikte Teori dergisinin Mayıs 2017 sayısında okuyabilirsiniz.)

Kuntay GÜCÜM/ Teori Dergisi Genel Yayın Yönetmeni



İLGİLİ HABERLER