Bizi takip edin
Bizi takip edin
Ekonomi

Korkut Hoca'dan ekonomide durum muhasebesi



5.8.2017 15:05:17
Hocaların hocası ünvanıyla tanınan Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye ekonomisi için çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.


Prof. Dr. Korkut Boratav'ın soL'da yayınlanan yazısı şu şekilde:

*** **** ***

Türkiye ekonomisi için kuşbakışı bir “durum muhasebesi” yapalım.

2015 Sonu: Sağlıksız Bir Sentez

AKP döneminin istatistiklerine bakarak 2015 sonunda şu teşhisi yapıyordum: Türkiye ekonomisi hastalıklı bir senteze ulaşmıştır.

Teşhis dört vurgulamaya dayanıyordu:

(1) AKP iktidarı boyunca Türkiye ekonomisinin büyüme ivmesi dış kaynak girişlerine bağımlı olmuştur. 2008-2009’un kriz ortamını saymazsak, her yıl ortalama olarak millî gelirin yüzde 7,5’i oranında yabancı sermaye girişi gerçekleşmiştir.

(2) Dış kaynak girişlerinin oranı değişmediği halde ekonomi durgunlaşmıştır. AKP iktidarının ilk (2003-2007) ve son (2011-2015) beşer yıllık dönemlerinde ortalama  büyüme hızı yüzde 7,3’ten yüzde 4‘e inmiştir.

(3) Durgunlaşmaya rağmen cari işlem açıklarının millî gelire oranı yükselmiştir: Bu iki dönem ortalaması: %4,8 → %6,6.

(4) Büyüme hızı düşerken artan dış açık oranının nedeni, dış kaynak girişlerinin  sermaye birikimini değil, tüketimi beslemesidir. 1998-2002, 2003-2007 ve 2008-2015 dönemlerinde millî gelirin yatırımlara ayrılan payı, benzer ekonomilerin çoğuna göre düşük kalmıştır: Yüzdeler olarak ve aynı sırayla 19,0 → 20,4 → 19,8… Düşük sermaye birikimi, büyüme hızını da aşağı çekmiştir. Aynı üç dönemde özel ve kamusal tüketimin millî gelirdeki ortalama payları, %80,2 → %83,4 → %85,0 olmuştur.  

(5) Bu olgular, yurt içi tasarruf oranlarının aşınması anlamına da gelir. Bu dönemlerde millî gelirde tasarrufların payına bakalım: %18,6 → %15,8 → %13,8…

(6) Özetle, on üç yıllık AKP iktidarı, 2015 sonunda Türkiye ekonomisini sağlıksız bir senteze getirmiş oluyor: Artan dış bağımlılık içinde tüketimi pompalayarak durgunlaşan bir ekonomi…  

“Sağlıksız, hastalıklı” sıfatları bana aittir. İstatistiklerden türetilen bu tespitler ve bunların yarattığı sorunlar üzerinde iktisatçılar arasında yaygın görüş birliği vardır; nedenler ise tartışmalıdır. Örneğin “dış kaynak hareketlerine artan bağımlılık ve tasarruf oranındaki düşüklük”, IMF’nin son yıllardaki Türkiye raporlarında hep vurgulanmıştır.

Özetlediğim makro-ekonomik göstergelerin ayrıntılı verilerle zenginleştirilmesi, dış bağımlılığın ciddiyetini ortaya çıkarmaktadır. “Yükselen piyasa ekonomileri”ni inceleyen uluslararası finans çevreleri bu nedenlerle iki yıl önce Türkiye’nin “beş kırılgan ekonomiden biri” olduğunu belirlemişti.

2016’da Bir “Ekonomik Mucize”

Geçen yıl bir “mucize” gerçekleşti ve Türkiye ekonomisinin yukarıda “sağlıksız bir sentez” diye özetlediğim sorunlarının büyük bir bölümü ortadan kalktı.

“Ekonomik mucize”, yerli ve yabancı sermayenin,  işçilerin, tüketicilerin, hükümetin iktisadî davranışlarının değişmesinden değil, Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK’ten) kaynaklandı.

Nasıl oldu? TÜİK Haziran 2016’dan itibaren eski millî gelir (GSYH) serilerinin sürdürülmesine, yayımlanmasına son verdi ve 1998-2015 GSYH düzeylerini, öğelerini yeni baştan hesapladı. Yeni veriler, yerli-yabancı iktisat çevrelerinin yukarıda özetlediğim tespitlerini büyük ölçüde geçersiz kıldı.  

Eski ve yeni istatistikler arasındaki farklar nedir?

Yeni hesaplamalara göre, 2015 millî gelir düzeyi, önceki (eski) serinin yüzde 19,7 üzerindedir. AKP’nin iktidarının her yılında millî gelir, eski serinin üzerine çıkarılmıştır. Bu “ayarlama”, 2009 sonrasında hızlanmakta; Türkiye ekonomisinin 2010-2015’te büyüme ortalaması (yüzde olarak) 4,8’den 7.3'e yükseltilmekte; ülkemiz dünya sıralamasında Çin’in hemen ardında ikinci konuma yerleşmektedir. 

Bu “ayarlama”, harcama kalemlerine de çarpıcı değişiklik getirecektir: TÜİK,  yatırım ve yurt-içi tasarruf oranlarını da (kabaca) onar puan yukarı çekmiştir. Bu basit revizyon sayesinde Türkiye ekonomisi,  yüzde 30 civarında yatırım; yüzde 25 oranında tasarruf gerçekleştiren sağlıklı bir özellik kazanmıştır.

Böylece, yıllardır dışsal kırılganlıkların temel bir dayanağı olan “düşük sermaye birikimi, yetersiz tasarruflar” arızası, “durgunlaşan ekonomi” tespiti ile birlikte ortadan kalmış oldu. TÜİK’in revizyonları da Türkiye’yi “yükselen piyasa ekonomileri” içinde  Asya ülkelerini andıran dinamik, olgun bir konuma yerleştirdi.

Kısacası, iktisatçıların belirlediği “sağlıksız bir sentez”, TÜİK yönetimi tarafından ekonomik bir mucizeye dönüştürülmüştür.

“Mucize” İnandırıcı Bulunmuyor

Peki, bu revizyonun gerekçeleri, dayanakları, yöntemleri nedir? Güvenebilecek miyiz??

TÜİK, yeni hesaplarını yayımlarken kaynaklarını, yöntemini açıklamadı, tartışmaya açmadı. İlk aşamada bir grup iktisatçı, sorularını, kuşkularını bir makalede özetledi; TÜİK’e ve kamuoyuna taşıdı.

Yanıt gelmeyince eski ve yeni millî gelir serilerini karşılaştıran bir dizi yazı yayımlandı. Gösterildi ki reel ekonominin öğeleri olan sanayi ve inşaat üretim endeksleri ile istihdam istatistikleri, 2003-2015’e ait eski (önceki) GSYH  serileri ile yakın paralellik taşımıştı. Buna karşılık,  aynı değişkenler ile yeni millî gelir verileri arasında büyük boyutlu kopukluklar vardır.

Bu sorular, bulgular kamuya açık bir seminer ile tartışmaya açıldı. Yeni millî gelir hesaplarının tutarsızlıklarını belirleyen bu tespitler ve benzeri eleştiriler TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda TÜİK yetkililerine doğrudan doğruya aktarıldı.

Anlaşıldı ki, yeni millî gelir tahminleri, “üretim verilerinden, bunları içeren anketlerden değil, Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’ndaki şirket bilgilerinden ve benzeri idarî kayıtlardan” yapılmıştır; ileride de yapılacaktır. Aykut Erdoğdu Plan ve Bütçe Komisyonu’nda sormuş: “Bu bilgiler, hangi yöntemlerle millî gelir kalemlerine taşınmaktadır?” Bu soruya muhatap olan TÜİK Başkan Yardımcısı’nın, “meslek sırrıdır” anlamına gelecek tuhaf bir yanıt verdiğini de öğrendik.

İstatistikçilerin ciddi bir meslek etiği vardır; orada “meslek sırrı”  kavramına  yer yoktur.

Açık-seçik ortaya çıkmıştır ki bu meslekten olmayan kişilerce yönetilen TÜİK, millî gelir revizyonları ile kamuya, topluma değil AKP’ye hizmet etmiştir.

2016-2017’de Büyüme Göstergeleri

Bu açıklamalar göstermiştir ki TÜİK’in millî gelir hesaplarına güvenmemiz mümkün değildir.

2016’dan itibaren yayımlanan GSYH istatistiklerini eski hesaplarla karşılaştırmak da artık mümkün olmayacak. Bize sunulan bulguları, diğer verilerle karşılaştırmak, denetlemek, tartışmak zorundayız.

Aşağıdaki tabloda 2016 ve Ocak-Mart 2017 için  bu tür bir tartışma için düzenlendi.

Değişkenler, 12 ay öncesinin aynı zaman aralığı ile karşılaştırılıyor ve büyüme oranları böylece hesaplanıyor.

Tablonun ilk üç satırı TÜİK’in yeni millî gelir serilerinin enflasyondan arındırılmış (yeni terminoloji ile “hacim endeksli”) tablolarından alınmıştır. 2016’nın tümü ve 2017’nin ilk üç ayı için toplam GSYH’nın ve sanayi, inşaat sektörlerine  ait millî gelirin büyüme hızları veriliyor.

2016 ve 2017 için TÜİK’in millî gelir hesapları ile sunulan bu büyüme oranlarını, sonraki üç satırla kontrol ediyoruz. Hemen ifade edelim ki, bu veriler de TÜİK kaynaklıdır; ancak millî gelir hesaplanırken dikkate alınmamıştır.

Satır 4, istihdamdaki değişimi içeriyor: Toplam istihdam 2016’da %2,2, 2017’nin ilk üç ayında ise %1,6 artmış.

2016 bulgusu, GSYH’daki büyüme temposunun gerisindedir; ancak, aradaki fark ortalama emek veriminde ılımlı (%1’in altında) bir ilerlemeye tekabül eder ve kabul edilebilir.

Ne var ki, aynı makas, Ocak-Mart 2017’de abartılı boyutta açılmıştır: İstihdam artışı yavaşlamış (%1,6’ya inmiş); ekonominin büyümesi ise hızlanmış, %5’e çıkmıştır. Türkiye ekonomisinin ortalama emek verimi bir yıl içinde olağan-dışı, açıklanması imkânsız bir tempoda artmış görülmektedir.

Daha ciddi bir kopukluk, sanayi ve inşaat sektörlerine ait millî gelir (katma değer) ve üretim endeksleri arasındadır.

Sektörlerin millî gelir kalemleri bunların gayri safi üretim değerlerinde içkindir; onlardan türetilir. TÜİK, yeni millî gelir hesaplarından bu nesnel bağlantıyı dikkate almadığı için, 2016’da üretim değeri  sadece %1,9 artan sanayi sektörünün millî gelir  öğesi (katma değeri) uçmuş-gitmiş, %4,5 oranında büyümüştür. Ocak-Mart 2017’de sanayide üretim/millî gelir artışları arasındaki kopukluk daha da açılmıştır: %1,7 → %5,3…

Bu iki dönemde sanayide gözlenen kopukluk nasıl açıklanabilir? Ara-mal kullanımını düşüren teknolojik bir sıçrama mı? İthal girdilerde veya emek maliyetlerinde olağan-dışı bir ucuzlama mı? Arıyoruz; iktisadî göstergelerini bulamıyoruz.

Gelelim inşaata… Bu sektörün 2017 üretim endeksleri henüz yayımlanmadı. 2016’da inşaat üretim değeri %2 oranında artarken sektörün millî geliri (katma değeri) %7,2 büyümüştür.  Üretim/millî gelir kopukluğu sanayi sektörünü dahi aşmıştır. Üstelik, inşaat sektörünün, sanayiye göre daha durağan bir teknoloji içerdiği malumdur.

TÜİK geçmiş yıllarda, millî geliri geleneksel yöntemlerle, yani, sektörlerin üretim verilerini temsil eden anketlerden hareket ederek hesaplarken, sanayi ve inşaat üretim değerleri ile millî gelir öğeleri arasındaki bağlantı çok yakındı. Büyüme tempolarından türetilen esneklik katsayıları 0,9 ile 1,1 arasındaydı. Şimdiki gibi iktisat sağduyusunu zorlayan kopukluklar söz konusu değildi.

Daha önce değindiğimiz  2003-2015 karşılaştırmaları  ve tablomuzda içerilen 2016 sonrasına ait bulgular aynı sonucu veriyor: TÜİK’in yeni millî gelir verilerine güvenemiyoruz…

***

Bu durumda millî gelir verilerini bir yana bırakalım ve “ekonominin gidişatı” üzerinde birkaç gözlem yapalım… Bu “gidişat”, yukarıdaki “sağlıksız sentez” genellemesinde ısrar ederek algılanabilir.

Son iki yılda ne oldu? Temmuz 2016 şoku, dış kaynak girişlerini  azalttı; ekonomiyi inişe sürükledi. Hükümet, kamu maliyesinden beslenen teşvikler, sübvansiyonlar ile telafiye kalkıştı. Bütçe açığı arttı; kamu borç limitlerinin sınırına ulaşıldı; iç talep canlandırıldı.

Ne var ki, yirmi yıl boyunca durgun seyreden sermaye birikim oranı nedeniyle, iç talep pompalaması ekonominin büyüme sınırlarına toslamaktadır. Sonuç, bir boyutuyla enflasyondur. Diğer boyutu ile iç talep artışları ülke dışına taşar; ithalat yoluyla dış açığı yukarı çeker. Böylece bu güzergâh içinde de kronik durgunluk sürmekte; dış kırılganlıklar ise artmaktadır.

TÜİK, dolarlı millî gelir düzeyini yukarı çektiğine göre dış kırılganlık göstergeleri hafiflemedi mi?

Sadece bir kereliğine… Zira, “yeni” millî gelir düzeyleri dahi kırılganlıkların artma eğilimini durduramayacaktır. “Hastalıklı sentez” süregeliyor; kalıcı görünüyor.

Önümüzdeki hafta bu sürecin ayrıntılarını tartışmak istiyorum.

 



İLGİLİ HABERLER