Bizi takip edin
Bizi takip edin
Güncel

"Varlık Fonu modern bir Duyun-u Umumiye'dir"



21.09.2017 15:32:13
Ekonomist Prof. Dr Aziz Konukman, Merkez Bankası'nın örtülü faiz politikası ve AKP'nin Örtülü Maliye politikası ile Varlık Fonu'nu yorumladı

[Haber görseli]

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, son yıllarda sık sık faizlerin yüksekliğinden şikayet ediyor. Ancak açıklanan son büyüme rakamları, Merkez Bankası'nın faizde yaptığı yükseltme kararının büyüme rakamlarına olumlu yönde yansıdığını gösteriyor. Peki bu durum ekonomideki hangi yapısal sorunlara işaret ediyor. OHAL KHK'si haya geçirilen Varlık Fonu, söylendiği gibi Türkiye ekonomisinin büyümesi için motor işlevi mi görecek yoksa borç kıskacındaki hazine için yeni bir Duyun-u Umumiye mi?

Prof. Konukman, Cumhuriyet'ten Ahmet Külsoy'un sorularına verdiği yanıtlarda ekonomideki kırılganlıklara dikkat çekiyor.

 Türkiye’de para politikaları Ocak 2017 değişti. Merkez bankası 2017- 13 Ocakta örtülü politika faiz uygulamasına geçti. Neden açıklar mısınız?

 Sorunuzda bir düzeltme gerekiyor. Örtülü politika faiz uygulamasına geçiş TCMB eski Başkanı Erdem Başçı döneminde olmuştur. O dönemde piyasalarda "örtülü faiz artışı" olarak anılan uygulamalar sıklıkla kullanılmıştır. Bilindiği üzere Merkez Bankası'nın faiz oranları gecelik borç verme faizi (marjinal faiz oranı),gecelik borç alma faizi, bir hafta vadeli repo ihalesiyle borç verme faizi (politika faizi), geç likidite penceresi borç alma faizi, geç likidite penceresi borç verme faizi (Saat 16.00–17.00 arasında bankaların TCMB’den gecelik vadeyle borç alması) olarak öngörülmüştür. Gecelik borç alma faizi ile gecelik borç verme faizi arasındaki açıklığa ise faiz koridoru deniyor. Bunların dışında ayrıca reeskont kredisi ve avans faizi ve İhracat reeskont kredisi faizi uygulamaları da bulunuyor.

 Bir de TCMB ortalama fonlama maliyeti var. Bu da Merkez Bankası’nın yukarıdaki faiz oranlarından borç verme faizleri dikkate alınarak bankalara verdiği borçların faizlerinin (gecelik borç verme faizi ve haftalık repo ihalesi yoluyla borç verme faizi) borç miktarına göre ağırlıklandırılmış ortalamasından oluşuyor. Yani, bu iki araçla yapılan fonlamanın miktarlara göre ağırlıklandırılmasından bulunan faiz ortalamasına Merkez Bankası Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyeti deniyor. Parasal sıkılaşma gerektiğinde bu ihtiyaç politika faizinin dışındaki faiz oranlarından birinin yükseltilmesiyle gerçekleştiriliyorsa buna örtülü politika faizi uygulaması deniyor.

 Eski başkan döneminde doların küresel değer kazancının hız kazanması ve ekonomi yönetiminin geleceğine ilişkin endişelerin TL'de yarattığı değer kaybını telafi etmek adına"örtülü faiz artışı" olarak nitelendirilen likidite sıkılaştırılmasına sıkça başvurulmuştur. Bu uygulamayla TCMB, politika faizinde bir değişikliğe gitmese de parasal sıkılaştırma adı altında bir haftalık repo ihalesiyle sağladığı fonlama miktarını düşürmek suretiyle haftalık repo ihalesiyle fon sağlayan bankaları gecelik fonlamayla likidite bulmaya yöneltmişti. Bu süreç Merkez Bankası’ndan fonlama sağlayan bankaların ortalama fonlama maliyeti yükselmişti. Böylece TCMB, faizleri doğrudan artırmasa da dolaylı olarak artırmıştı. Ancak eski başkan döneminde TCMB'nin faiz koridorunun da üstünde yer alan ve Türkiye'de bugüne kadar cezai bir faiz olarak bilinen geç likidite penceresi hiç kullanılmamıştır.

Merkez Bankası, 2017 yılında Ocak ayının ortalarından itibaren istisnai bir borç verme (fonlama) aracı olan geç likidite penceresi uygulamasını istisnai olmaktan çıkarmıştır. Böylece TCMB'nin faiz koridorunun üst bandını aşmış bir fonlama oranına ilk kez tanık olunmuştur. İktisat yazınında bu pencere için "likiditenin son merci" görevi deniyor. Bu pencere ödemeler sisteminde sorun yaşanmaması için acil durumlarda kullanılması salık verilen bir penceredir. Ancak ilginçtir, bu yeni uygulamayla daha da ileri gidilerek bu araç kural haline getirilmiştir.

 Ayrıca bir hafta vadeli repo ihalesiyle borç verme işlemine hiç başvurulmamıştır ve böylece geçmişte yoğun biçimde kullanılan politika faizi olarak adlandırılan bu yöntem rafa kaldırılmıştır. O tarihten sonra Merkez Bankası’nın politika faizi, fiili olarak geç likidite penceresinden yürüttüğü borç verme faizi olmuştur.

FAİZ ARTIŞI KAMUOYUNUN GÖZÜNDEN KAÇIRILIYOR

Bu durum tespitinden sonra örtülü politika faiz uygulamasında neden yeni bir aşamaya geçildiğini tartışabiliriz. Merkez Bankası Ocak 2017’de dolardaki yükselişi durdurma ve 2016 yılının üçüncü çeyreğinde yüzde 1,3 küçülme sonucu ortaya çıkan ekonomik durgunluğun aşılması gibi zorlu bir ikilemle karşılaşmıştı. “Örtülü faiz artışı” politikası bu ikilemden çıkış için formüle edilmiştir. Kur öylesine yükselmişti ki, harareti düşürmek için alışılmışın (eski başkan döneminde sıkça başvurulan gecelik fonlamayla likidite bulma- gecelik borç verme faizinden bankaları fonlama seçeneği) dışında acil bir likidite sıkılaştırması gerekiyordu. Zaten TCMB'nin alet kutusunda böyle bir araç (geç likidite penceresi borç verme faizinden bankaların fonlanması) önceden teorik olarak kurgulanmış olarak bulunuyordu. Bu araç hemen devreye sokularak, bankaların faiz koridorunun üst bandını aşan bir orandan fonlanması olanaklı hale gelmiştir. Bugün bu oran yüzde 12.25’e gelmiştir. Böylece “örtülü faiz artışı” politikası sayesinde politika faizinde (yüzde 8) fiili olarak dört puanın üzerinde bir artış gerçekleştirilmiştir. Oysa politika faizinde bu kadar yüsek bir artış doğrudan gerçekleştirilmiş olsaydı faiz artırımı bu kadar sessiz geçiştirilemezdi. Artırımın aleyhine olan toplumsal kesimlerin hem faiz artırımı öncesinde hem de sonrasında ciddi tepkiler vermesi söz konusu olacaktı. Çok doğaldır ki, demokratik bir toplumda alınan her iktisadi karar farklı kesimler ve sınıflar tarafından müzakereye açılır ve tartışılır. Örtülü faiz artırımıyla demokrasinin gelişimi açısından sağlıklı olabilecek kamusal tartışma ortamı ne yazık ki önlenebilmektedir. Ve böylece iktisadi kararların toplum kesimlerince denetimi gerçekleşememektedir.

 Dolayısıyla faiz artırırımının yaratacağı olası tedirginlik ve gerginliler nedeniyle, TCMB politika faizini doğrudan artırmakta sıkıntı çekiyor ve çoğunlukla bu artırımı örtük bir şekilde yapmayı tercih ediyor.Böylece resmi politika faizi sabit kaldığı için, sanki ülkede bir faiz artışı yaşanmamış gibi bir algı yaratılabiliyor.Bu durum iktidarı siyaseten oldukça rahatlatabiliyor ama TCMB’nin olmazsa olması olan araç bağımsızlığına sahip olma özelliği bu arada önemli ölçüde yitirilmiş ve darbe yemiş oluyor.Başka ülke örnekleri de gösteriyor ki, parasal sıkılaşmanın bu şekilde örtülü faiz artışı denilen bu tür dolaylı faiz artırımlarıyla yapılması piyasada daha büyük istikrarsızlıkların doğmasına yol açmaktadır.

 Örtülü Maliye Politikası ne demek, hükümet bu politikaya neden ihtiyaç duyuyor?

Hükümetler geleneksel bütçe ilkeleri ve uygulamalarının yanı sıra ayrıca bütçe dışına çıkarak kendisine bir alan yaratıyor ve orada her türlü denetimden (Sayıştay ve toplumsal denetim) uzak kamu maliyesi operasyonları yapabiliyorsa, izlenen maliye politikası 'örtülü maliye politikası' olarak adlandırabilir. Türkiye ekonomisinde uzun bir süredir bu tür bir politika izlenmektedir. İhtiyaç olduğunda, örneğin ekonomide bir daralma eğilimi baş gösterdiğinde yeni mekanizmalar devreye sokularak söz konusu politika kesintisiz bir şekilde sürdürülebilmektedir.

Geçmişte uygulanan örtülü maliye politikası mekanizmalarının en eskisi, hatırlanacağı üzere fonlar olmuştur. Bu mekanizmanın ayrıntısına girilmeyecektir, çünkü konu yeterince tartışılmıştır(konuya ilişkin benim de birkaç çalışmam bulunmaktadır) .

 HAZİNE GARANTİLİ İHALELER SAKINCALI

Bir diğer önemli mekanizma, ANAP iktidarı döneminde keşfedilen AKP iktidarı döneminde daha da çeşitlendirilip zenginleştirilen yap- işlet-devret modelidir. Bugün yap- işlet-devret (YİD), yap işlet (Yİ), yap-kirala-devret (YKD) ve işletme hakkı devri (İHD) olmak üzere dört temel KÖİ modeli uygulanmaktadır. Bu modeller ilk olarak enerji ve ulaştırma alanlarında uygulamaya konulmuş daha sonra AKP iktidarı döneminde eğitimi ve sağlığı da kapsayarak giderek yaygınlaşmıştır.

 2013 yılında modeli düzenleyen 3556 sayılı Yasa’nın kapsam maddesi genişletilerek kongre merkezi, kültür ve turizm yatırımları ticari bina ve tesisler, spor tesisleri, yurtlar, tema parklar, balıkçı barınakları, silo ve depo tesisleri, jeotermal ve atık ısıya dayalı tesisler ve ısıtma sistemleri, teleferik ve telesiyej tesislerinin de KÖİ modeliyle gerçekleştirilmesine olanak tanınmıştır. Ayrıca 2013 yılında yapılan bir düzenlemeyle belirli büyüklükte ki bu tür yatırımlar kapsamında yapılan borçlanmaya hazine garantisi getirilmiştir. Daha sonra yapılan bir değişiklikle Hazine garantisinin kapsamına finansman türevleri de eklenmiştir. Bu modelle yapılan yatırımların birçok sakıncası bulunmaktadır.

İlki yatırımın bütçe hakkına aykırı olarak bütçe dışına çıkarılmasıdır.

İkincisi bu yatırımlar kapsamında yapılan borçlanmaların hazine garantisi kapsamına alınmamasıyla geleceğe yönelik bir koşullu yükümlülük yaratılmış olmasıdır. İşletme veya kira süresi içerisinde garantiyi gerektiren koşulların oluşması halinde özel sektör dış borcu Hazine tarafından üstlenecektir. Böyle bir durumun Hazine’nin borçlanama riski ve ülkenin kredi notu üzerinde ciddi olumsuzluklara yaratacağı çok açıktır.

Üçüncüsü, yatırımların gerçekleşmesi sonrasında kamu hizmeti üretiminin hızla yaygınlaşan taşeronlar eliyle gerçekleştirilecek olmasıdır. Böylece güvencesiz bir çalışma biçimi olan taşeron istihdamı temel kamu hizmeti alanlarında daha da yaygınlaşacaktır.

 Sonuncu sakınca ise özel sektörün kalkınmayı tetikleyecek imalat sanayi sektörlerinde yatırım yapması gerekirken kamu alt yapı yatırımlarına yönlendirilmeksizin uzun dönem kalkınma potansiyelini zayıflatacak olmasıdır. Oysa asıl olan özel sektörün yeniden imalat sanayi sektörlerine yönelmesi kamunun ise kendi ait görevine dönerek alt yapı yatırımlarını bütçe olanakları içerisinde gerçekleştirmesidir.

YATIRIMLAR SAYIŞTAY DENETİMİNDEN KAÇIRILIYOR

KÖİ kapsamındaki projelerin bir diğer sakıncası yatırımcıya bazı ciro güvenceleri vermesidir. Projesinin türüne göre, köprü ve hava alanı ise yolcu, araç ve uçak sayısı şehir hastaneleri ise hasta sayısı garanti edilmektedir. Bu tür garantilerle geleceğe yönelik bir koşullu yükümlülük yaratılmış olmaktadır. Özel sektörün bu dış borçları ödeyememesi ve ciro garantilerinin gerçekleşmemesi halinde yatırımcıya garanti edilen bu meblağların merkezi bütçeden ödenmesi gündeme gelecek ve bu tutarlar bütçe üzerinde büyük bir yük oluşturacaktır. Projelerin bir diğer sakıncası, belki de en önemlisi, hesap verilebilir olmaktan uzaklığı, kamusal olmakla birlikte proje sözleşmelerine, milletvekillerinin ve Meclis adına denetim yapan Sayıştay’ın bile ulaşamamasıdır.

[Haber görseli]

SERMAYE, OHAL'İ YAĞMA FIRSATI OLARAK DEĞERLENDİRDİ

Örtülü maliye politikasının en önemli mekanizması, 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık bir ay sonra kurulan Türkiye Varlık Fonu A.Ş.'dir. Bu girişim darbe ortamında ortaya çıkan ekonomik sıkışmışlığı aşmaya yönelik çabalarının bir ürünüdür. Ne demek istediğimizi anlatabilmek için biraz açmak gerekiyor. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası oluşturulan olağanüstü dönem, sermaye tarafından olağanüstü yağma fırsatı olarak değerlendirilmektedir. Bugüne dek fabrikalardan doğal ve kültürel varlıklara; eğitimden, sağlığa, kamu hizmetlerine; madenlere, üniversitelere değin önüne ne gelirse yandaşlarına satan AKP iktidarı, bugün de kamunun elinde kalan son varlıkları elden çıkarmanın peşine düşmüştür.

AKP, 13 yıllık iktidar dönemi boyunca piyasacı, yağma ve talana dayalı politikalarını hayata geçirmiştir. Bugün ise kamu-özel ortaklığı gibi tekniklerle bu yıkımı hızlandırmakta, sermayeye yeni alanlar açmaktadır. Ancak Kanal İstanbul, Üçüncü Köprü, Yeni Hava limanı, nükleer santraller (Akkuyu ve Sinop), alt yapı projeleri gibi “mega projeler”den oluşan bu yeni alanlar için artık yabancı kaynak bulmak iyice zorlaştı. ABD ve AB’nin Türkiye’yi jeopolitik yalnızlığa itebileceği korkusuyla da, yabancı kreditörlerin ülkeden tamamen elini eteğini çekeceği endişesi hissediliyordu.

 ÖZEL SEKTÖR BİR BOMBANIN ÜZERİNDE OTURUYOR

Öte yandan bir diğer sıkıntı, Türkiye’nin Fitch, Standard &Poors ve Moody’s kuruluşlarında yatırım yapılabilir notunun altına düşmüş olmasıydı. Türkiye ekonomisi, bilindiği gibi kronik cari işlemler açığı veren, bütçe açıklarını sınırlamaya çalışan, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini kısa vadeli yükümlülüklerini bile karşılamak için yeterliliği tartışılan bir ekonomiye sahip. Sürekli tasarruf yetersizliğinden şikâyet eden, cari açığını “sıcak para” akımlarıyla, yani yabancıların tasarruflarıyla finanse eden bir ülke. Ülkenin dış borç stoku o gün itibariyle 416,7 milyar dolardı.

 Bunun üçte ikisi özel sektöre aitti. Yani özel sektör pimi her an çekilmek üzere olan bir bombanın üzerinde oturuyordu. Bu yetmiyormuş gibi, bir de gelecek bir yıl içerisinde 161,1 milyar dış borç ödemesi bulunuyordu. Buna 33,2 milyar dolar cari açığı ekleyince, gelecek 12 ayda 194,3 milyar dolar taze para bulma zorunluluğu ortaya çıkıyordu.

 VARLIK FONU SIKIŞIKLIK YÜZÜNDEN KURULDU

Buna karşın ekonominin durgunluktan kurtulamadığı bir konjonktürde finansal olmayan şirketlerin net döviz pozisyonu ise 201,5 milyar dolar olarak açıklanıyordu. Dış borçların nasıl çevrileceği bir istifam olarak Türkiye ekonomisinin önünde duruyordu. Kaldı ki, bu sorun 15 Temmuz darbe girişiminden buyana hala yakıcılığını sürdürüyor. Bu sıkışıklık Türkiye’nin borçlanma maliyetini artırdı. Bu durumda Hazine ne istenilen ölçüde borçlanabiliyor ne de özel sektöre garantör olabiliyordu. Yüksek dış borç yükü altında ezilen özel sektör de benzer şekilde dışarıdan borç bulamıyordu. Bu da ‘kamu özel ortaklığı' projelerine taze kaynak bulunamamasına neden oluyordu. Bu sıkışmışlık AKP rejimini Türkiye Varlık Fonu A.Ş.’yi kurmaya yöneltti.

Varlık Fonu’yla bu sıkıntının önüne geçmeye çalışıyorlar. Ancak aradan bir yıl geçmesine rağmen henüz bir mesafe katedilmiş değil. Nitekim geçtiğimiz günlerde Varlık Fonu başkanı görevden alındı. Anlaşılıyor ki, Türkiye ekonomisine ilaç olması beklenen Fon, bir varlık gösteremedi. Fonun kuruluş gerekçesi kısaca bu.

MODERN DUYUN-U UMUMİYE

Şimdi işleyişine ve neyi öngördüğüne bir bakalım. Türkiye gayrimenkullerini, işletmelerini bir havuz sistemiyle bu Fona aktarıyor. Bunları ipotek ettirerek dışarıdan borçlanacak. AKP, Hazine’nin yapamadığını bu Fon üzerinden yapmak istiyor. Bir nevi paralel bütçe, paralel hazine yaratılıyor. Normalde bu Fon, Anayasa’ya aykırı. Denetleme mekanizmaları düzgün çalışsa Anayasa Mahkemesi’nden döner. Siyasal iktidarın kamunun mallarını ipotek ettirmesinde sorumluluğu var. Ciddi anlamda yargılanabilirler. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için Anayasa değişikliğine gittiler ve böylece tek adama bütün yetkileri vererek kurtulmak istediler. Sayıştay denetimi yok, İhale Yasası’na bağlı değil. Borçlanmak için de Borçlanma Kanunu’na bağlı değil. Yani Hazine’den izin almak zorunda değil. Bu durum İnanılmaz bir şekilde hesapsız kitapsız Türkiye’yi borç batağına sürükleyebilir. Biz buna modern Düyun-u Umumiye diyoruz. Dış sermaye çevreleri de bu oluşumu destekliyor. Çünkü olası alacaklı sermaye çevreleri kamu malları üzerindeki ipotek nedeniyle Hazine borçlanmasına göre daha fazla güvenceye kavuşmuş olacaklar. Bilindiği üzere, Hazine borçlanmasında borç ödenmediğinde ülkenin iflası söz konusu olmamakta ve alacağın tahsili uzun yıllar almaktadır. Meclis ve Sayıştay denetimine tabi olmayan, yöneticileri başbakan tarafından atanan ve ileride tüm yetkileri tek adama devredilecek bu devasa şirket ile birlikte, devletin şirket gibi yönetilmesi hayalinin de ötesine geçilecek ve devletin kendisi bir şirket-devlet formuna dönüşecektir. Türkiye, son Anayasa değişikliği ile, kanunlarla değil kararnamelerle Meclis’ten değil Saray'dan yönetilen, tepedeki tek adamın kendi paralel bütçesi ve hazinesine sahip olduğu yeni bir siyasal rejime geçiyor. Böylece, geçmişten başlayan ve bugüne kadar getirilen yeni bir siyasal rejime geçiş girişimi başarılı bir şekilde tamamlanmış olacaktır.

 Bütçe dışına çıkarak her türlü denetimden uzaklaşmaya yönelik bu arayışlara, bir de bizatihi bütçe üzerindeki bütçe hakkını zedeleyici çok sayıdaki düzenlemelerle bir hayli yıpratılmış Sayıştay denetiminin ve dolaylı olarak Meclis denetiminin fiili olarak tasfiyesi eklenmiştir. Bu tasfiye şu şekilde planlanıyor: Anayasa değişikliği teklifinin 15.maddesinde bütçeyle ilgili düzenleme yapılıyor. Bütçe ve Kesin Hesabın aynı maddede düzenlendiği görülüyor. Oysa Kesin Hesabın ayrı bir maddede ve etkin denetimi sağlayacak şekilde düzenlenmesi gerekirdi. Kesin Hesap bir önceki yılın bitmiş hesabının tartışılmasıdır. Yani bölüşüm sona ermiş, kamu kaynaklarının nasıl tahsis edildiği sonuçlanmıştır. Bizde Kesin Hesap, Bütçe ile birlikte görüşülüyor. Oysa batıda Kesin Hesaplar için ayrı bir komisyon oluşturuluyor. Bir önceki yılın Kesin Hesabı, Bütçe gibi uzun uzun tartışılıyor. Görülen yanlışlıklar kaydediliyor.

[Haber görseli]

 "PARALEL BÜTÇE, PARALEL HAZİNE OLUŞTURULUYOR... BÖYLE SAÇMALIK OLUR MU?"

Demek ki, Anayasa değişikliğinde mevcut sistemin en aksayan yanı, çözülemeyen sorunu geçiştirilmiş oluyor. Bir diğer nokta, bütçe kanununun süresinde yürürlüğe konulamaması halinde ne olacağı sorusudur. Düzenlemeye göre bu durumda, geçici bütçe kanunu çıkarılıyor. Geçici bütçe kanununun çıkarılamaması durumunda ise, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanıyor. Böyle saçmalık mı olur?

Cumhurbaşkanının hazırlayacağı bütçeye Meclis onay vermezse, reddetse dahi Cumhurbaşkanı hiç bir sıkıntı yaşamayacak. Otomatikman bütçe ödenekleri yeniden değerlendirme oranında artacak. Değişikliğin en büyük sakıncası bütçe hazırlama ve sunma yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesidir. Meclis adeta işlevsiz hale getiriliyor. Ayrıca Bütçenin Genel Kurulda onaylanması da bir tuhaf. Burada bütçeyi kimin savunacağı belirtilmiyor. Bütçeyi birisine hazırlatıyorsunuz, Cumhurbaşkanına sorumluluk veriyorsunuz, Cumhurbaşkanı o bütçeyi Meclise sunuyor fakat milletvekillerinin muhatabı Cumhurbaşkanı değil. Bütçe hazırlama ve sunma yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi, beraberinde bugüne kadar çok ciddi bir şekilde zedelenen bütçe hakkı kullanılamaz hale gelecektir. Yani bu değişiklikle insanlığın uzun yıllar mücadele vererek kazandığı bütçe hakkı Türkiye’de daha da geriye gidecektir. Bu değişiklikle Meclisi devre dışı bırakılıyor. Yani Magna Carta (1215 tarihli Büyük Özgürlükler Sözleşmesi- Batıda bütçe hakkının ilk aşaması olan vergi alma hakkına ilişkin ilk yazılı belge bu sözleşme olmuştur)’yla birlikte Meclise verilmiş bu yetki, halkın temsilcilerinden alınıp tekrar tek adama iade edilmiş oluyor. Bütçe hakkı toplumdan, Meclisten çıkıp tekrar güçlü otoriteye geri dönmüş oluyor. Tabii böyle bir durumda, Meclis adına denetim yapmakla görevli Sayıştay’ın bütçe denetimi de Meclis devre dışı kaldığı için anlamsızlaşmakta ve geçersiz kalmaktadır. Bu düzenlemeyle öncesinde sözünü ettiğimiz paralel bütçe ve hazineyle birlikte Cumhurbaşkanının iki tane bütçesi iki tane hazinesi olacak. Böyle bir şey olabilir mi? Üstelik paralel! Paralel devletle, paralel örgütlerle mücadele edilen bir dönemde, bütçesi paralel, hazinesi paralel, böyle enteresan yapı ile karşı karşıya kalmış olacağız. Daha da ilginç olanı, her iki bütçenin de her türlü denetimden uzak kalacak olmasıdır.

Bunların dışında iki önemli mekanizma daha bulunmaktadır. İlki, imar hakkı transferi ve gayrimenkul sertifikası sistemi (GSS) ile kent mekânının metalaştırılmasına dayanıyor. GSS sayesinde biriken fonlar ile Hazine borcunun çevrilmesi kolaylaştırılmış olacak. İkincisi ise, yakında çıkarılacağı ilan edilen “banka senedi.” Bununla da bankacılık sisteminin taşıdığı kredi riskini Merkez Bankası’na aktarmanın kapısı açılıyor. Bu iki mekanizmanın ayrıntısı için değerli iktisatçı Ümit Akçay’ın Gazete Duvar'daki yazılarına bakılabilir.

Örtülü Maliye politikasının 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile dolaylı veya dolaysız ilişkisi var mı varsa nasıl?

Türkiye’de ekonomi yönetiminin iktisat politikaları açık ve örtük unsurlarıyla her hangi bir tartışma zemini olmaksızın, Meclis devre dışı bırakılarak KHK’lerle tek tek hayata geçirilmektedir. Politikalar kısa dönemde 2016 yılının üçüncü çeyreğinde yüzde 1,3 küçülen ekonominin yeniden büyüme ivmesini yakalamayı hedeflemektedir. Uzun dönemde ise 2019 seçimlerine odaklanmakta ve sonrasında yeni siyasi rejimin iktisadi alt yapısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Örneğin bir önceki soruyu yanıtlarken ayrıntılarını verdiğimiz örtülü maliye politikasının önemli mekanizmaları niteliğindeki Varlık Fonu uygulaması ve bütçeye ilişkin Anayasal düzenleme bu yöndeki çabaların somut adımlarıdır.

 Ekonominin yeniden büyüme ivmesini yakalamasına yönelik tedbirler şunlardan oluşmaktadır:

  Finansman sıkıntısındaki firmalara vergi kolaylıkları,

 Borç ertelemeleri,

 Dayanıklı tüketim mallarına talebi yeniden canlandırmaya yönelik vergi indirimleri (KDV ve ÖTV),

 İç talebi canlandırmaya yönelik kamu harcamalarının artırılması,

 678 sayılı OHAL kararnamesiyle cazibe merkezleri programının oluşturulması (Elazığ, Erzurum, Van, Kars ve Diyarbakır merkezli olmak üzere 5 adet cazibe merkezi kurulması ve bu merkezlere dahil illerde yeni yatırımlar yapılması ve çeşitli nedenlerden faaliyet gösteremeyen tesislerin yeniden ekonomiye kazandırılması),

 Kredi Garanti Fonu kredilerinin toplam limit tutarının 250 milyar TL’ye çıkarılmasıyla bankalarının KOBİ ‘lere kredi musluklarını Hazine garantisi sayesinde açmaları,

 7 Eylül 2017’de yürürlüğe giren 6745 sayılı Torba Yasa ile proje bazlı yatırım desteği getirilmesi(Bu yasayla getirilen destek türlerinin birkaçı dışındakiler zaten yatırımları teşvik mevzuatı çerçevesinde veriliyordu. Yani Yasa ile bunlara, nitelikli eleman çalıştırma, alt yapı, hibe, enerji destekleri gibi destekler eklendi) ve proje bazlı yatırım konusu ürüne , süresi, ve miktarı Bakanlar Kurulunca belirlenecek alım garantisi verilmesi.

Bu tedbirlerin hepsi bütçeye yeni yükler getirmektedir. Bir kısmı ise ayrıca vergi harcaması (doğrudan kamu harcaması yerine vergi ayrıcalıklarının tanınması) niteliğinde olup devletin vergi gelirinde azalmalar yaratacakken diğer bir kısmı koşullu yükümlülük niteliğinde olup riskler doğduğunda gerçekleşecek garanti ödemelerinin Hazine tarafından üstlenilecek olması nedeniyle doğrudan bütçede değil ama kamu finansman dengesinde önemli bozulmalara neden olacaktır. Çünkü bu tür olası garanti ödemeleri Hazine’yi bütçede olmayan bir ek ödemeyi yapma mecburiyetine getirir. Böylece normal dönemlerde küçük görünen başlangıç kamu açıkları garanti ödemeleri sırasında beklenenden daha fazla artma durumunda kalır.

CARİ AÇIK SORUNUNA BÜTÇE AÇIĞI DA EKLENDİ

Ayrıca bütçe dışında, fonlar aracılığıyla iki önemli tedbir daha devreye sokulmuştur. Bunlardan ilki, istihdam yükünün bir kısmının (100 bin kişinin Toplum Yaranına Çalışma Programına alınması , %5’lik işveren prim indirimin sürdürülmesi, ilave istihdamın maliyeti) İşsizlik Fonu’ndan karşılanmasıdır. Ancak bu bütçe dışı tedbirin bütçesel sonuçları da olacaktır. Çünkü istihdam yükünün karşılamak üzere ne kadar Fon’dan kaynak aktarılıyorsa Fon’dan bütçeye kaynak aktarımında (GAP yatırımlarının finansmanı vb.) o boyutta kaynak eksilimi söz konusu olabilecektir. Bu tedbirlerden ikincisi, Bütçe ve Hazine’ye paralel olarak Sayıştay denetimine tabi olmayan ayrıntısını verdiğimiz Varlık Fonu adı altında yeni bir fonun kurulması. Özellikle bu yeni oluşumla bütçe dışında yer alan mega projeler (kamu-özel ortaklığı niteliğindeki yatırımlar) ve harcamalar sürdürülebilecek ve Hazine’nin izni olmaksızın Fon’un varlıklarını ipotek ettirmek sureti ile dış borç bulabilmesinin yolları açılacaktır.

Bunların dışında bir de devam etmekte olan daha önce sözünü ettiğimiz kamu- özel ortaklığındaki yatırımlara Hazine’nin çifte garanti sağladığı (satın alma ve veya fiyat garantisi ile birlikte yatırımın dış finansmanına sağlanan borç üstlenim garantisi) koşullu yükümlülükler mevcuttur. Bunlar da hesaba katıldığında, kamu finansman dengesinde oluşabilecek bozulmaların katlanacağı açıktır.

 Tedbirler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, gerek bütçe gerekse koşullu yükümlülüklerin devasa büyüklüğü nedeni ile kamu finansman dengesinde oluşabilecek dengesizliklerin sürdürülebilmesi oldukça güç gözükmektedir. Çünkü mevcut cari açık sorununa bu tedbirlerin yol açtığı bütçe açığı sorunu eklenmiştir. Türkiye ekonomisi artık çifte açık sorunuyla baş etmek durumundadır. Tek açık (cari açık) durumunda bu nispeten kolaydır. Çünkü mali disiplin sağlanarak bütçe açığının ihmal edilebilir düzeye çekilmesi güçlü bir çapa sağlayarak dış finansman bulmayı kolaylaştırıyordu. Çifte açık kalıcı bir hale gelirse ve mali disiplinin bozulduğu algısı yerleşirse o zaman dış finansman bulmak giderek zorlaşabilir.

 MALİ DİSİPLİN BOZULACAK

Burada mali disiplin tanımı bütçe açığı ile sınırlı değildir. Orta vadeli, üretimci bir bakış açısı söz konusu olduğunda mali disiplin geniş bir tanımla ele alınır. Sadece bütçe açığı değil bütçe dışındaki olası yükler(vergi harcamaları ve koşullu yükümlülüklerin neden olabileceği kamu finansman bozuklukları) da hesaba katılır. Dolayısıyla bu durum sıcak paranın(kısa vadeli sermaye hareketleri) yanı sıra uzun vadeli sermaye akışını da sekteye uğratacaktır. Bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak, benzer şekilde, tebliğimizin dışarıda bıraktığı sıcak para girişlerinin ve kamu maliyesi tedbirlerinin ivmelediği büyümenin sürdürebilirliği de kesintiye uğrayacaktır. Ayrıca bu yeni dönemde büyümeyi geçmişte tetikleyen diğer dış finansman olanakları, mali disiplinin geniş anlamda bozulacak olması nedeniyle artık mümkün olamayacaktır.

 Bu tabloyu olumluya çevirebilecek tek şey, bütçe ve kamu finansman dengesine ilişkin performans göstergelerinin teknik içeriği olan siyasi bir müdahale ile olumlu sonuçlar vermesini sağlamaktır. İşte son milli gelir revizyonuyla türetilen yeni milli gelir serisiyle bu hedef gerçekleştirilmiştir. Eski OVP (Orta Vadeli Program)’nin 2016 yılı bütçe hedefleri (bütçe geliri, vergi geliri, bütçe gideri, bütçe açığı vb.) 2016 yılının yeni GSYH’siyle değerlendirildiğinde sıkı bir mali disiplin sağlandığı izlenimi yaratılabilmektedir. Benzer bir durum kamu borç stoku ve dış borç stoku büyüklükleri için de geçerlidir. Yeni revizyonla GSYH yükseltildiği için bütçe büyüklüklerinin ve kamu borçlarının milli gelire oranı da düşmektedir. Böylece bütçe açığı ve kamu borçları eleştiri hedefi olmadan artırılabilecektir. Yeni OVP (2018-2020) yayımlandığında bu durum daha somut bir şekilde ortaya konacak ve değerlendirilecektir.

 Emeğin gücü sistematik şekilde azalıyorsa, o ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün mü?

Önce bir saptamayla başlayalım: Türkiye’de siyasi otoriterleşme eğilimleri son haddine gelmiştir. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana giderek artan ve özellikle üçüncü iktidar döneminde iyice belirginleşen otoriterleşme eğilimleri şahsımın da bir parçası olduğu muhalif çevrelerde faşizm, faşist diktatörlük, İslami faşizm, sivil darbe, sivil diktatörlük, sivil vesayet, ikinci cumhuriyet, tek parti rejimi gibi kavramlarla ele alınmaktadır. Bu nedenle son dönemde yapılan rejim tartışmalarını Türkiye’de kapitalist devletin son otuz yılda geçirdiği yapısal dönüşümler bağlamında yeniden düşünmekte yarar vardır.

Zira son donemde sayısı hızla artan OHAL sürecinde ise olağan bir yasal düzenleme biçimine dönüşen kanun hükmünde kararnameler, yargı bağımsızlığının ortadan kalkması, başkanlık sisteminin yeniden gündeme gelmesi gibi gelişmelerle birlikte sıkça vurgulanan yürütmenin özerkleşerek güçlenme sureci AKP iktidarı ile başlamamış, 1980’lerden itibaren Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmiyle eklemlenme yönünde girdiği yeni yönelimler doğrultusunda adım adım inşa edilmiştir. Dolayısıyla otoriter devlet biçiminin temel bileşenleri olarak tanımlanan eğilimler (siyasal alanın daralması, devlet aygıtının güçlenmesi ve devlet aygıtı içinde yürütmenin özerkleşerek on plana çıkması) bu süreçte daha belirgin ve yaygın hale gelmiştir.

 Bu noktada neoliberal otoriter devletin oluşumunda üç temel evreden söz edilebilir. 1980’lerden 90’ ların sonuna kadar suren ve ana akım literatürde “Washington Uzlaşması”ya da “birinci kuşak reformlar” olarak bilinen donemde temel amaç, “devletin küçültülmesi” söylemiyle bir önceki dönemin kurumlarının ortadan kaldırılması ve neoliberal politikaların hızla, siyasi aktörlerin direnci olmaksızın uygulanmaya başlaması olmuştur.1990’ların sonundan itibaren devletin tüm bölmelerinin (yasama, yürütme, yargı) neoliberalleştirilmesi yoluyla devlet-içi çatışmaların önlenmesi amaçlanmıştır.

 “Post-Washington Uzlaşması” ya da “ikinci kuşak reformlar” olarak adlandırılan bu süreçte neoliberal dönüşümler kurumsallaştırılmış ve bu bağlamda devletin düzenleyici rolünü vurgulayan “kurumsalcı” yaklaşımlar ön plana çıkmıştır.

Üçüncü evrede ise, ikinci evredeki reformlara ve gelecekteki sermaye lehine olası düzenlemelere Anayasal güvence sağlayacak Anayasa değişikliğine gidilerek tek parti rejiminin inşası amaçlanmıştır. Böylece bu evreyle birlikte neoliberal otoriter devletin oluşumu tamamlanmış olacaktır(bu evrelerin sermaye birikim süreçleriyle ilişkisinin ayrıntılı bir analizi için Türkiye Barolar Birliği Emek Komisyonu tarafından 17 Mart 2017 tarihinde düzenlenen"Başkanlık Sistemlerinde Emekçinin Hukuku" konulu panelde sunulan ''Başkanlık Sisteminin Ekonomiye Etkisi'' başlıklı çalışmamıza bakılabilir).

NEOLİBERAL POLİTİKALARLA EMEĞİN GÜCÜ SİSTEMATİK ŞEKİLE AZALTILDI 

Şurası açıktır ki,neoliberal otoriter devletin oluşumunun tüm evrelerinde uygulamaya konan neoliberal iktisat politikalarıyla emeğin gücü sistematik bir şekilde azaltılmıştır.15 Temmuz darbe girişimi bu açıdan bir dönüm noktası olmuştur. Darbecilerle hesaplaşma bahanesiyle bir yandan hukuk ve demokrasiyi askıya alarak fiili başkanlık rejimini hayata geçiren AKP, diğer taraftan rejimin karakterine uygun biçimde kamu mimarisini yapılandırmakta ve ekonomik programı aynı hızla yürürlüğe koymaktadır. Sermayenin olağan koşullarda planlayıp hayata geçiremediği uygulamaları OHAL’de yangından mal kaçırırcasına yürürlüğe konmaktadır. Son yıllarda, Türkiye’de işçi sınıfı, örgütlü mücadele ile kazandığı hakları ve edindiği mevzileri hızla kaybetmektedir. İşçinin, düzenli bir iş, yaşanılabilir bir ücret ve sendikal örgütlenme ve yurttaşın, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hakları; sermayenin otuz yıldır bitmek tükenmek bilmeyen talepleri karşısında yok sayılmaktadır. Güvencesiz çalışma, sürekli belirsizlik, düşük ücretler, işsizlik korkusu ve uzun çalışma saatleri, iş ilişkisinin olağan unsurları haline dönüşmüşken; çalışan ya da çalışmak isteği içerisinde olan insanlar için daha iyi bir gelecek umudu hızla sönmektedir. Olağanüstü Hal Koşullarında açıklanan son OVP(2017-2019) ve 2017 Yılı Programı, sermaye için olağan üstü sömürü olanakları sunmaktadır. İktidar, kendi varlığını sürdürebilmenin yolunun, sermayenin tüm kesimlerinin desteğini almaktan, bunun için de emekçilerin haklarını, çalışma koşullarını daha da geriye götürecek bir program ilan etmekten geçtiğini düşünmektedir.

[Haber görseli]

 EMEĞİN KAZANIMLARI KHK'LERLE BUDANABİLECEK

Yeni Rejim’in ekonomi ve sosyal politikalara ilişkin unsurların nasıl şekillendirileceği ise, Anayasa değişikliğinin 8. maddesinin17. Fıkrasıyla bütünüyle tek adam, Cumhurbaşkanının iradesine bırakılmıştır. Bu fıkrayla ‘sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler’ konusunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılması yetkisi verilmiştir. Aklınıza sosyal ve ekonomik haklara ilişkin hangi konular geliyorsa, o her bir konuda rahatlıkla bir kararname çıkarılabilecektir. Hiç kuşkunuz olmasın bunların büyük bir çoğunluğu emeğin kazanılmış haklarının tasfiyesine yönelik olacaktır. Akla ilk gelenler, daha önce sözünü ettiğimiz kamuda istihdamın esnekleştirilmesi çalışmalarının sonuçlandırılmasıyla 657’ye tabi istihdamın tümüyle tasfiye edilmesi ve kıdem tazminatı fonunun kurulması.

ÜLKE 'A.Ş.' TEK ADAM İSE 'CEO' KONUMUNA GETİRİLDİ

Aynı maddenin 9. Fıkrasıyla sayıları on binleri bulabilecek kamu çalışanının (metinde üst kademe kamu yöneticisi denilmekte ancak uygulamada bu tanımın kapsamı geçmiş idare tarzı örnekleri gösteriyor ki giderek genişleyecektir) atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenmesini hükme bağlanmaktadır. Yani bu çalışanlarının geleceği cumhurbaşkanının iki dudağı arasında olacaktır. Bu düzenlemeler"A.Ş. gibi" yönetilen bir ülkede tüm ekonomik ve sosyal haklarla, kamu çalışanlarının iş güvencelerinin tek adamın iradesine tabi olacağını göstermektedir. Çünkü AKP ülkeyi, üzerindeki varlıklarıyla birlikte A.Ş olarak görmekte, ülke vatandaşlarını da bu A.Ş’nin emekçileri gibi rejimine uygun çalıştırmayı amaçlamaktadır. Üst düzey bürokratların, özel sektörde olduğu gibi CEO statüsünde çalıştığı Yeni Kamu İşletmeciliği(YKİ ) modeli artık siyasal rejim alanına taşınmıştır. Bu Yeni Rejim’de ülke AŞ, tek adam ise CEO konumuna getirilmiştir (benzer yorumlar için bk. 07.02.2017 tarihli BirGün’de yayımlanan Fatih Yaşlı’nın ‘’Varlık Fonu ya da “Yeni Türkiye A.Ş”  ve İbrahim Varlı’nın ‘’Varlık Fonu Hitler ve Mussolini’den miras’’ başlıklı yazıları).

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC), ‘2016 Küresel İşçi Hakları İndeksi-İşçiler İçin Dünyanın En Kötü Ülkeleri’ raporunu yayımladığını duyurmaktır. Rapor, sendikal hakların en kötü olduğu ülkelerin ezici çoğunluğunun başkanlık rejimi, tek parti rejimi, monarşi veya otokrasi ile yönetilen ülkeler olduğunu göstermektedir (bk.Aziz Çelik’in BirGün gazetesinde yayımlanan ’’Başkanlıkta işçinin adı yok ‘’ başlıklı, 16.01.2017 tarihli yazısı). Raporun DİSK tarafından yayımlanan Türkçe çevirisi ise, DİSK’in ağ sayfasında yer almaktadır.

 Emeğin gücünün sistematik bir şekilde azaltılmasını sağlayan bu neoliberal otoriter devletin oluşumu olgusu siyaset bilimi yazınında Rekabetçi otoriterlik olarak adlandırılmaktadır. Sevgili dostum Erinç Yeldan'nın dikkat çektiği gibi bu tür bir yapı çevre ülkelerinin ortak özelliği olarak izlenmektedir. Ulusal ve uluslararası sermayeye güvence sağlamak için bir yandan "Rekabetçi"; bir yandan da artan gelir eşitsizliğinin, sosyal dışlanmanın ve ekonomik durgunluğun yaratacağı toplumsal muhalefeti sindirmek için "Otoriter" olmak zorunluluğu söz konusu yapının ana dayanağını oluşturmaktadır (bk.Erinç Yeldan'nın 2 Ağustos 2017 tarihli Cumhuriyet'te yayımlanan ''Asya Krizinden Rekabetçi Otoriterliğe'' başlıklı yazısı) .





İLGİLİ HABERLER