Bizi takip edin
Bizi takip edin
Siyaset

Yapılmış gibi yapılacak bir seçime doğru



20.08.2017 09:38:49
Bu seçim kaybedildiğinde başkanlık projesi de sonsuza kadar rafa kaldırılmış olacağından, bunun kati surette engellenmesi, galibiyetin daha şimdiden garanti altına alınması gerekiyor.

İktidar cenahında son zamanlarda sıkça dillendirilen bir söz var: “Eskiden % 30’la, 40’la iktidar olabilirken şimdi seçim barajını % 50 artı 1’e çıkardık, buna hazır olmamız gerekiyor.” Peki “buna hazır olmak” ne demek, ne yapılırsa % 50’nin “kesin olarak” geçileceğine inanılıyor?

İşin elbette ki örgütsel bir boyutu var, bu yüzden “metal yorgunluğu”ndan bahsediliyor, bu yüzden parti kadrolarında ciddi bir tasfiye sürecine girişilmiş durumda, bu yüzden Doğu’dan başlayarak il başkanları teker teker istifalarını veriyorlar. İktidar partisi çok açık bir şekilde, örgütsel olarak önümüzdeki ilk seçime hazırlanıyor, Türk tipi başkanlığa uygun bir şekilde yeniden formatlanıyor.

Ancak rejimin karakterine baktığımızda, meselenin basitçe “örgütü seçime hazırlamak” olmadığı görülebiliyor, “seçime hazırlanmak” rejim açısından çok daha derin, çok daha karmaşık birtakım politikalara işaret ediyor. Anlatmaya çalışalım.

Türkiye’de 1946 seçimlerinden sonra seçimler düzenli olarak hep yapıldı, “Ben seçim yapmayacağım” diyen bir hükümet olmadığı gibi, “Seçim sonuçlarını tanımıyorum” diye koltuğu devretmeyen bir hükümet de olmadı. Türkiye’yi Mısır, Irak, Libya, Suriye gibi bölge ülkelerinden ayıran da bu oldu, Türkiye kapitalizminin gelişkinlik düzeyi, “serbest seçimler”i yönetici sınıf açısından adeta bir zorunluluk haline getirdi, darbelerden sonra dahi kısa süre içerisinde “çok partili hayat”a dönülmesinin esas sebebi buydu, çünkü Türkiye ilanihaye askerler tarafından yönetilemeyecek bir ülkeydi.

Sandık, iktidar partisi için 2002 seçimlerinden beri en büyük silah oldu. “Milli irade” fetişizmi üzerine kurulmuş olan siyaset anlayışı bir yandan demokrasiyi sadece sandığa ve çoğunlukçuluğa indirgerken, öte yandan başı her sıkıştığında sandığa başvurdu, önemli dönemeçleri böyle aldı, 2007, 2010 ve 2016 referandumlarında görüldüğü üzere rejim değişikliğinin hukuki/anayasal çatısı sandık aracılığıyla kuruldu.

Ancak iktidar bir yandan sandığı ve seçimleri fetişleştirdikçe, öte yandan son derece ironik bir şekilde, kamuoyunun geniş bir bölümünde, “en az yüzde ellisinde” diyelim, “Bunlar seçimle gitmeyecekler” kanaati hâsıl oldu ve yerleşti. Bugün sahiden de toplumun en az yüzde ellisi bu iktidarın seçimle gitmeyeceğine dair kesin bir kanaate sahip ve bunun da gerisinde 7 Haziran seçimleri ile 16 Nisan referandumunda yaşananlar bulunuyor.

Hatırlayalım, 7 Haziran seçimlerinden parti-devleti modeline ve rejim inşasına uygun olmayan bir sonuç çıktığında, yani sandık “koalisyon” dediğinde, fiili olarak seçim sonuçları tanınmadı ve ülke kan ve şiddetle dizayn edilmiş bir siyasi atmosferde 1 Kasım seçimlerine götürüldü. 16 Nisan referandumunda ise gerek sandıklarda gerekse sayım sürecinde yapılanlar herkes tarafından görüldü, 16 Nisan tarihe “mühürsüz referandum” olarak kaydedildi.

Şimdi Türkiye, yeni bir seçime doğru gidiyor, Türk tipi başkanlığın oylanacağı ilk seçim olacak bu ve rejim son olmaması için teyakkuza geçmiş durumda. “Son olmaması için” derken kastettiğim, ülkeyi yeniden “bitti” denilen “parlamenter demokrasi”ye döndürecek bir iradenin, yani “parlamentocular”ın, yapılacak ilk seçimde “başkanlıkçılar”ı yenilgiye uğratması ihtimalinin bütünüyle ortadan kaldırılması. Bu seçim kaybedildiğinde başkanlık projesi de sonsuza kadar rafa kaldırılmış olacağından, bunun kati surette engellenmesi, galibiyetin daha şimdiden garanti altına alınması gerekiyor.

İşte mesele bu yüzden basitçe “parti örgütünün seçime hazırlanması” değil, bütün bir siyaset ve bütün toplum, % 50 artı 1’i almaya uygun bir şekilde dizayn edilmek isteniyor. Bunun için ise önce muhalefet partilerinin olabildiğince etkisizleştirilmesi gerekiyor. MHP yönetimi ve Bahçeli zaten koltuk değnekliği vazifesini icra etmeye devam ediyor, önümüzdeki seçim MHP açısından iktidarla yapılacak koltuk pazarlığından ibaret. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’li vekillerin ve yöneticilerin içeride tutulması ise büyük ölçüde HDP’nin seçimlere olabildiğince zayıf ve güçsüz girmesini sağlama arzusuyla bağlantılı. Bunun dışında, muhtemelen önümüzdeki günlerde Akşener’in parti kurma çalışmalarının engellenmesine dair birtakım somut adımlarla karşılaşacağız, rejim bu partinin kuruluşunu olabildiğince zorlaştırmaya, becerebilirse engellemeye çalışacak.

CHP’ye gelince, kanımca son günlerdeki Kılıçdaroğlu’na yönelik kampanya da bir “seçim çalışması”na işaret ediyor. İster Kılıçdaroğlu’nun gerçekten tutuklanması söz konusu olsun, isterse amaç kamuoyu nezdinde “her an tutuklanabilecek bir ana muhalefet partisi lideri” imajını yerleştirmek olsun, bunun artık kesin bir şekilde içerisine girdiğimiz seçim sath-ı mailiyle doğrudan bağlantılı olduğunu görmek gerekiyor. Rejim seçimlere hazırlanıyor ve kaybetmeyi bir ihtimal olarak dahi gündemden çıkarmak istiyor.

O halde şöyle söyleyebiliriz: Gelecek yıl ya da en geç 2019’da bir seçim yapılacak ama rejim bu seçimi olabildiğince “–mış gibi yapılmış bir seçim”e çevirmeyi hedefleyecek. Devletin bütün olanaklarıyla girilecek, muhalefetin sindirildiği, medyanın rejimin propaganda aracılığına dönüştürüldüğü ve elbette ki kimi muhalefet liderlerinin ya da yöneticilerinin tüm bunların bir parçası olarak tutuklanabileceği, yani “serbest seçimler”den başka her şeye benzeyecek ama adına “demokrasi şöleni” denilecek bir seçim sürecine tanıklık edeceğiz. Esas önemli soru ise şu: “Seçimle gitmezler” diyenler ne yapacak, nasıl bir karşı-strateji izleyecekler? Bu soruya verilecek yanıt, bizim siyasi gündemimizi de belirleyecek.

 

Fatih Yaşlı

Birgün



İLGİLİ HABERLER