CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 107’si tutuklu, 5’i müşteki sanık toplam 407 kişi hakkındaki davanın ikinci gününde sanıkların kimlik tespitlerinin yapılması bekleniyor.
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, Marmara Açık Ceza İnfaz Kurumu yerleşkesinde görülmeye devam edilecek davanın görülmesine dün başlandı. Mahkemede bugün sanıkların kimlik tespitlerinin yapılması bekleniyor. Bunun tamamlanmasının ardından Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca iddianamenin özetlenmesi gerekiyor.
Duruşmanın görüleceği Marmara Açık Ceza İnfaz Kurumu’nda bugün de geniş güvenlik önlemleri alındı. Yerleşkeye bir kilometre öteden itibaren girişlere kolluk kuvvetleri konuşlandırıldı. Yerleşkeye bugün avukatlar, sanık yakınları ve gazeteciler farklı yerlerden girdi.
İlk gün ne oldu?
Davanın ilk gününde yalnızca sanık avukatlarının usule ilişkin talepleri alındı. Duruşmanın ilk celsesinde söz almak isteyen Ekrem İmamoğlu’na söz verilmemesi nedeniyle mahkeme başkanı, duruşma savcısı ve İmamoğlu arasında zaman zaman gerginlik yaşandı.
Duruşmada avukatların, ilk önce Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının alınması talebi üzerine Mahkeme Başkanı, İmamoğlu ve örgüt yöneticiliğinden yargılanan isimlerin savunmalarının en son alınması yönünde planlama yaptıklarını bildirdi.
Savunma listesine ulaşamadığını belirten bir avukatın sözlerinin izleyiciler tarafından alkışlanması üzerine Mahkeme Başkanı “Salonu komple boşaltıyoruz. İzleyici bölümünü boşaltıyoruz. İzleyici bölümü boşaltıldıktan sonra avukatlara söz vereceğim” dedi.
Gerginlik üzerine heyet, izleyici bölümü boşaltılana kadar salondan ayrıldı. Aileler, izleyici kısmının boşaltılması kararına, “Biz kaç aydır bu günü bekliyoruz, neler yaşıyoruz haberiniz var mı?” şeklinde tepki gösterdi.
Bir süre sonra duruşma izleyiciler hazır halde devam etti. Avukatlar, reddi hakim ve tefrik taleplerinde bulundu.
Mahkeme heyeti ara kararında, reddi hakim ve tefrik taleplerinin “duruşmayı uzatmaya yönelik olduğu” gerekçesiyle geri çevrilmesine karar verdi.
Heyetin ret kararının ardından söz almak isteyen İmamoğlu’na Mahkeme Başkanı, “Ekrem Bey sabahtan beri duruşmayı sabote ediyorsunuz” dedi. Bunun üzerine Ekrem İmaoğlu’nun, yeniden söz almak isteyerek, “Siz bu davada sağlıklı yargılama yapamazsınız. Böyle olmaz” sözlerine, Mahkeme Başkanı, “Söz vereceğiz sıranız gelince, gayet de yaparız” şeklinde karşılık verdi.
Savcıdan İmamoğlu’na: “Haddini bil”
Duruşma Savcısına yönelik de konuşan Ekrem İmamoğlu, “Biraz mertliğiniz varsa bu insanları bırakın, tek başıma benimle mücadele edin” ifadelerini kullandı. Bu sırada duruşma Savcısının İmamoğlu’na parmak sallayarak “haddini bil” dediği iddia edildi. Ardından heyet salondan ayrıldı.
İmamoğlu’ndan mahkeme heyetine: “İşte böyle kaçarak gidersiniz”
Ekrem İmamoğlu, “Yazıktır bu millete, yazıktır bu memlekete. İşte böyle kaçarak gidersiniz” şeklinde konuştu. Salonda bu sırada, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı atıldı. İmamoğlu salondan ayrılırken de “Cumhurbaşkanı İmamoğlu” sloganı atıldı.
Duruşma salonuna girmek için hazır bulunan avukatlar kimlik kontrolü yapılmasını kabul etmedi. Uygulamanın Avukatlık Kanunu’na aykırı olduğunu belirten avukatlar adına İstanbul Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu, jandarma ile görüştü. Görüşmeden bir sonuç alınamaması üzerine avukatlar duruşma salonu önünde “Savunma susmadı susmayacak”, “Aç, aç aç” sloganları atarak duruşma salonunun kapısının açılmasını istedi.
Darbe dönemlerinde dahi böyle bir uygulama görülmediğini söyleyen CHP Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Tanal, “12 Eylül’de hiçbir zaman o askeri darbe döneminde avukatları duruşma salonuna almıyoruz demezlerdi, denilemezdi. Ama maalesef şu anda geldik yıl 2026. Askeri darbe yok deniliyor, sıkıyönetim yok deniliyor, olağanüstü hal yok deniliyor, izleyiciler içeride ama ‘avukatları duruşma salonuna almıyoruz’ diyorlar. Avukatsız yargılama olamaz. Neden avukatları almıyorlar” ifadelerini kullandı.
Avukatların duruşma salonuna alınmamasının nedeninin dün reddi hakim talebinde bulunmalarına verilmiş bir yanıt olduğunu söyleyen Tanal, “Aslında bir düşman ceza hukuku uygulanıyor. Dişe diş hukuku uygulanıyor. Siz bana böyle yaparsanız, size de işte biz böyle kapıları kapatırız. 12 Eylül’de askeri darbe döneminde avukatların üzerine kapılar kapatılmadı. 2026 otoriter rejimin tüm uygulamalarını görüyoruz. Burası şu anda otoriter bir rejim” dedi.
“Yassıada uygulamaları neyse bugünkü uygulama aynı zihniyettir”
Türk demokrasisi ve adaletinin yargılandığını söyleyen Tanal, şunları kaydetti:
“Eğer burada Anayasa’yı ihlalden birisi yargılanacaksa bu kapıları avukatlar üzerine kapatan olan zihniyetin yargılanması lazım. Bu bir Anayasa ihlal suçudur. Anayasa ihlal suçunda nasıl geçmişte şu tam karşıda Ergenekon, Balyoz’da şikayetçi bulduysa uzun süre sonra bizi şahit olarak çağırdılarsa HSK üyeleri, şimdi aynı olayı ileride biz yaşayacağız. Aynı olayı biz göreceğiz. Kimse hukukun üstünde değildir. Hukuku ayaklar altına alan, hukuku paspas eden zihniyet yüce Türk yargısı önünde ileride tarafsız, bağımsız ve siyasi olmayan yargı önünde hesaplarını vermek zorunda kalır. Anayasa 141’inci madde açık. ‘Duruşma herkese açıktır, avukatsız yargılama olmaz’ deniyor. Avukatsız yargılama yargılama değil. Otoriter bir rejim uygulaması. Faşist rejim uygulaması. Hitler uygulamasında bu uygulama vardı.
Yassıada uygulamaları neyse bugünkü uygulama aynı zihniyettir. Yassıada’da ne denilmişti? Size bu konuda karar verildi. Demek ki buradaki aynı Yassıada zihniyeti Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları hakkında bu kararın verilmesi talimatını verdiler. Şimdi yapacakları iş avukatları duruşmaya almıyoruz diyorlar. Bunun adı tiyatro değil. Bu bir piyes oynanıyor burada. Efendim yargılama yapılıyormuş gibi yargılama yapıldı diyorlar. Bunun adı yargılama mıdır? Avukatsız yargılama mı olur Allah rızası için.”
Avukatların protestosu ve mahkeme heyetiyle yapılan görüşme sonrası kimlik kontrolü uygulamasından vazgeçilerek avukatlar salona alındı.
Avukatlar 2 saat boyunca salon önünde bekledi
Salona basın ve izleyiciler saat 09.40’ta alındı. Avukatlar ise salon önünde uzun süre beklemelerine ve kimlik tespiti yapılmasına tepki gösterdi. Avukatlar, İstanbul Barosu’na da “Avukatlarınıza sahip çıkın” şeklinde seslendi. Bunun üzerine İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Özden Kaboğlu, Jandarma görevlileri ve ardından mahkeme heyeti ile görüştü.
Saat 10.00’da başlaması planlanan duruşmaya saat 09.58’de hala avukatların alınmaması üzerine bekleyişlerini sürdüren avukatlar, “Savunma susmadı susmayacak”, “Aç, aç, aç” sloganları atarak ve kapıya vurarak duruşma salonunun kapısının açılmasını istedi.
Tepkilerin ardından saat 10.10’da avukatlar salona giriş yapabilidi. “2 saat kapıda bekledik” diyerek tepki gösteren avukatlara izleyiciler alkışlarla destek verdi.
Öte yandan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Erinç Sağkan, Mahkeme Heyeti ile görüşmesi sonucunda, avukatların duruşma salonuna girişinde kimlik kontrolü olmayacağını, salona önce sanık avukatlarının daha sonra diğer avukatların alınacağını açıkladı.
Tüm sanıklar yan yana otururken Ekrem İmamoğlu ve Mehmet Pehlivan arasında bir sandalye boşluk bırakıldı
Duruşma salonuna, saat 10.28 itibarıyla tutuklu sanıklar getirilmeye başlandı. Jandarma eşliğinde salona getirilen sanıklar için salondan alkış sesleri yükseldi.
Resul Emrah Şahan, Mehmet Murat Çalık , Murat Ongun, Mehmet Pehlivan, Buğra Gökçe duruşma salonuna geldiğinde yoğun alkış desteğiyle karşılandı. Salonda yakınlarına selam vererek giren sanıklar, çoğu kez jandarma görevlileri tarafından uyarıldı.
Tüm sanıklar salonda yan yana sandalyelerde otururken, Ekrem İmamoğlu ve Mehmet Pehlivan, aralarında bir koltuk boşluk bırakılarak yan yana oturtuldu.
Ekrem İmamoğlu, “Millete Emanet” kitabını sallayarak salona girdi
İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan salona getirildiğinde el sallayan ve yoğun şekilde alkış tutan izleyicileri jandarma uyardı. TİP Milletvekili Sera Kadıgil, bu sırada, “Selam vermek ne zaman suç oldu” şeklinde yüksek sesle tepki gösterdi.
Duruşma salonuna Ekrem İmamoğlu, saat 10.42’de jandarma eşliğinde diğer sanıklardan ayrı getirildi. İmamoğlu salona getirilişinde, elindeki “Millete Emanet” kitabını sallayarak, izleyici ve avukat bölmesine selam verdi. Salondan “Cumhurbaşkanı imamoğlu” sesleri yükseldi.
İmamoğlu, etrafının jandarmalarla sarılmasına tepki gösterdi, Mahkeme Başkanı: “Burada her şey bana bağlı”
Kürsünün önüne sandalye koyularak İmamoğlu’nun kürsüye çıkması engellenmek istendi.
Ekrem İmamoğlu, etrafının jandarma personellerince donatılmasına ve kürsü ile arasına sandalye konmasına tepki göstererek, “Bakın burada bu gerginlikle duruşma yürütmezsiniz. Öyle bir şey yok, ayrı oturmuyorum. Kimin önünü kesiyorsunuz? Ağzımı bantla mı kapatacaksınız? Nedir böyle her tarafımda jandarma?” dedi.
Mahkeme Başkanı Selçuk Aylan ise “Nerede olmasını bekliyordunuz? Bizim kimseden korkumuz yok Ekrem Bey. Bu düzen uygulanacak. Duruşmanın bir düzeni var, lütfen yerinizde oturunuz. Söz hakkı vermediğim halde ısrarla kürsüye gelip, heyete, Savcı Bey’e parmak sallayarak… Bu duruşmanın bir sistemi var. Sırası gelince size de söz hakkı verilecek. Bu duruşma salonunda her şey bana bağlı” diye konuştu.
İmamoğlu’ndan Mahkeme Başkanına: “Bu yaptığınız Türk yargısı adına yüz karartıcı. Kimden talimat aldınız”
İmamoğlu ise “Bu askerler buradan kalkacak ben de ondan sonra oturacağım” dedi. Mahkeme Başkanı Aylan’ın, “Kanun çok açık, Mahkeme Başkanı duruşma düzenini belirler ve ben de böyle bir düzen belirledim” sözleri üzerine Ekrem İmamoğlu, “Bu yaptığınız Türk yargısı adına yüz karartıcı. Kimden talimat aldınız. Akşam kimden talimat geldi? Dünkü düzenle bugünkü düzen arasında ne fark var?” diye sordu. Mahkeme Başkanı, “Çünkü söz vermediğimiz halde konuştunuz. Bu sizin zannınız. Biz kimseden talimat almıyoruz” ifadelerini kullandı.
“Kürsü ile aramda neden sandalye var?”
Avukatlar ise “Burada kimse şiddetle suçlanmıyor. Sanıklar arasına asker oturtmak hukuka aykırıdır. Yetkinizi kötüye kullanmayın” tepkisini gösterdi.
Ekrem İmamoğlu ile Mahkeme Başkanı Aylan arasındaki diyalog, şöyle devam etti:
İmamoğlu: “Hakimlik yapacaksınız en az bizim de hakkımızı korumakla yükümlüsünüz. Burada neden jandarma oturuyor? Kürsü ile aramda neden sandalye var? Benden mi korkuyorsun? Bende korkma, ben seni korumaya geldim korumaya. Neden yargılamaya niyetiniz yok. Benden korkmayın. Ben seni de korumaya geldim”
Mahkeme Başkanı: “Ekrem Bey gereksiz polemiklere girmeyin. Benim sizin korumanıza ihtiyacım yok. Benim yargılamaya niyetim var sizin yüzünüzden dünden beri yargılamaya başlayamıyoruz”
İmamoğlu: “Sayın Hakim ben avukatımla nasıl görüşeceğim? Şu an avukatımı göremiyorumki ben. Askeri kaldırın sorun yaşamayacağız”
Mahkeme Başkanı: “Burası avukatınızla rahatça görüşeceğiniz dolaşacağınız bir yer değil. Dünkü davranışlarınız gibi söz vermeden konuşmamayı tahhüt ederseniz… Tamam aradaki sandalyeyi kaldırın Komutanım”
Söz konusu diyalogun ardından İmamoğlu ile sanık kürsüsü arasına konan sandalye kaldırıldı. Sonrasında söz alan İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, “Sayın Hakim, yargılama boyunca kolluk kuvvetlerinin azami şekilde olması önemlidir” dedi.
Duruşmada, iddianame kabul kararı okunuyor.
Duruşmada, iddianame özetinin okunması 33 dakika sürdü. İddiname özetinin okunmasın ardından söz alan Ekrem İmamoğlu, şunları söyledi:
“Sanıyorum her satırında ismimin geçtiği bir özeti aktardınız. Aktardığınız bu özetle birlikte burada, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli siyasi davalarından birinin başlatıldığını düşünüyorum. Elbette usule ilişkin karar verme yetkisi sizindir, savunma sıralaması dahil olmak üzere gerekli kararları alacak ve uygulayacaksınız. Az önce ifade ettiğiniz gibi bir listeden söz ettiniz. Bu listenin bir bölümü dün yayımlandı, ardından yaşanan kargaşa sırasında ekrandan kaldırıldı ve daha sonra avukatlar tarafından temin edildi. Ben de söz konusu listeyi dün akşam görme imkanı buldum. Bu sizin kararınızdır; ancak karar verilmeden önce tarafların dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun yapılmamış olması elbette sizin takdirinizdir. Fakat burada ‘sizi dinlemiyorum’ ya da ‘size söz hakkı vermiyorum’ şeklindeki bir yaklaşımın, ben avukat ya da hukukçu olmamakla birlikte, yürürlükteki ceza muhakemesi kurallarına ve yüce Türk yargısının temel ilkelerine uygun olmadığını düşünüyorum.
Şunu biliyorum ki, ‘adalet mülkün temelidir’ sözü devletin ve yargının dayanağıdır. Bu ilke gereği, sizin bulunduğunuz makamdan bakıldığında burada bulunan hiç kimse peşinen suçlu değildir. Ortada bir iddia makamı vardır; ben o makamın tutumunu kusurlu, şaibeli ve hatalı buluyorum. Bunların hepsi günü geldiğinde ayrıca tartışılacak ve yargı önünde değerlendirilecektir. Ancak bütün bu süreçte sizin göreviniz, iddia makamı ile sanıklar arasında bağımsız, tarafsız ve adil bir konumda durarak nihai kararı vermektir.
“16 milyon İstanbullunun belediye başkanı şu anda huzurunuzdadır”
Bu bakımdan burada görülen dava, kamuoyunda geniş şekilde tartışılan bir siyasi dava niteliğindedir. 16 milyon İstanbullunun belediye başkanı şu anda huzurunuzdadır. 15 buçuk milyon kişinin oy kullanarak Türkiye’nin birinci partisinin Cumhurbaşkanı adayı olarak tanımladığı, 25 milyondan fazla insanın imza verdiği bir kişi olarak buradayım. Kamuoyunun büyük bir bölümünün bu davayı siyasi bir dava olarak değerlendirdiği bir ortamda, ‘önerinizi dinlemiyorum’ denilmesi mahkeme açısından bir meşruiyet ve güven sorunu yaratacaktır.
Sonuçta vereceğiniz karara kimsenin müdahale etmesi mümkün değildir. Kararı siz verecek, usulü siz belirleyeceksiniz; herkes de buna riayet edecektir, itirazlarımız saklı kalmak kaydıyla düzen işleyecektir. Ancak ‘Ekrem İmamoğlu’nu dinlemiyorum, önerisini duymak istemiyorum’ şeklindeki bir yaklaşımın sorumluluğu mahkemeye ait olacaktır. Oysa burada talep ettiğim 10–15 dakikalık sürede, neden farklı bir usul uygulanması gerektiğini açıklamam; hem sizi hem de heyetinizi rahatlatacak, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlayacaktır. Bu nedenle uygun görürseniz, neden bu şekilde olmaması gerektiğini ve hangi koşullar altında bugün burada bulunduğumuzu kısaca arz etmek istiyorum.”
“Elbette kendimi savunacağım; her cümlem bu savunmanın bir parçasıdır”
Mahkeme Başkanı, İmamoğlu’na “Bakın söz verdim, savunmaya geçtiniz” dedi. İmamoğlu, “Söz hakkı da vermeseydiniz oldu olacak” diyerek tepki gösterdi. İmamoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:
“Burada başından beri anlatılanlara ve az önce sayın üyenin okuduğu iddianame özetine dikkatle baktığımızda, aslında meselenin özünü ortaya koyan bir yaklaşımın varlığını görüyoruz. İddianamenin başından sonuna kadar ortaya konan tavrın ne olduğunu hepimiz açıkça anlayabiliyoruz.
Sayın Hakim, lütfen müsaade edin. Bir savunmayı tek bir cümleye sığdırmak mümkün değildir. Elbette kendimi savunacağım; her cümlem bu savunmanın bir parçasıdır. Ancak beni bu şekilde keserseniz savunmanın sağlıklı biçimde anlatılması mümkün olmaz. Oysa beni 10–15 dakika dinleseniz, mesele çok daha açık ve kısa sürede anlaşılacaktır. Sonrasında yine takdir yetkisi sizindir. Lütfen buna imkan tanıyın. Çünkü iddianamenin başından itibaren ortaya konulan anlatı şudur: ‘Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü’nü ‘ele geçirdiği’, ardından İstanbul’u, sonra Türkiye’yi, hatta Cumhuriyet Halk Partisi’ni ‘ele geçirmeye’ çalıştığı yönünde bir siyasi kurgu inşa edilmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirdikten sonra her şeyi yönetmeye yönelik bir plan varmış gibi bir tablo çizilmektedir. Oysa meselenin özü siyasidir. ‘Ahtapotun kolları’ benzetmesi üzerinden yürütülen söylemlere baktığımızda, bu sürecin başında bulunan Başsavcının siyaset diliyle kurduğu ilişki ve Ankara’ya verilen siyasi mesajlar ortadadır. Göreve başladıktan sonra sürecin siyasi bir kimlikle yürütüldüğü izlenimi açıkça oluşmuştur.
“Bu siyasi dava bugün başlamamıştır. Sürecin kökeni çok daha geriye, 2019 yılına uzanmaktadır”
Bu nedenle burada görülen dava bir siyasi davadır. Üstelik bu siyasi dava bugün başlamamıştır. Sürecin kökeni çok daha geriye, 2019 yılına uzanmaktadır. Hatırlayınız; seçim iptal edilmeden önce ya da iptal sürecine gidilirken, bu ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından ’13–14 bin oyla kimse seçimi kazandığını zannetmesin’ şeklinde bir açıklama yapılmıştır. Oysa demokrasilerde bir oyla dahi seçim kazanılır. Millet iradesi sandıkta tecelli eder. Buna rağmen seçim iptal edilmiş ve süreç bambaşka bir noktaya taşınmıştır. Bugün burada yaşananların arka planı da işte o tarihten itibaren başlayan siyasi sürecin devamıdır.
2024 yılına gelindiğinde ise bu yaklaşımın yöntem değiştirdiğini görüyoruz. Seçimi iptal etmekle sonuca ulaşılamadığını düşünen bir anlayışın, bu kez ‘tutuklayarak sonuç alınabilir’ düşüncesine yöneldiği anlaşılmaktadır. Bir operasyon planlanmış, bununla hedefe ulaşılabileceği değerlendirilmiştir. Bu bir siyasi karardır. O siyasi karar doğrultusunda, siyasi bir görevde bulunan —bakan yardımcılığı görevinden gelen— ve benim açımdan başsavcı görünümünde bir siyasetçi olan kişi, İstanbul’a gönderilmiş, kendisine verilen görevi yerine getirmiştir.
“Süreçte ‘başarılı olursan bakan olursun’ denilen kişi…”
2024 seçimlerinden yalnızca birkaç ay sonra planlandığını duyduğumuz, Temmuz–Ağustos aylarında hazırlıkları başladığı konuşulan bu operasyon yürürlüğe konulmuştur. Bu süreçte ‘başarılı olursan bakan olursun’ denilen kişinin daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bakanlık görevine getirildiği de ortadadır. Dolayısıyla bu dosya başından beri siyasidir.
Böylesine siyasi bir davada, bu kadar çelişkinin bulunduğu, iddiaların altında somut ve tutarlı delil zincirinin oluşmadığı bir ortamda; savunmayı yalnızca alfabetik sıraya indirgemek ya da mekanik bir usule bağlamak yargılamanın sağlıklı yürütülmesine hizmet etmez. Bu benim önerimdir. Elbette takdir sizin. Kararı verecek olan sizsiniz. Bunun sorumluluğu da size aittir; ben sadece düşüncelerimi ve itirazlarımı ifade etmekle yükümlüyüm. Ancak uygulamalar öylesine zor ve sıkıntılı bir noktaya gelmiştir ki, Sayın Hakim; duruşmaların televizyonlardan canlı yayınlanmasını talep ettiğimizde, devletin en üst makamından dahi ‘yayınlanabilir’ yaklaşımı ortaya konmasına rağmen bugün geldiğimiz noktada insanlar bu salona girerken büyük zorluklar yaşamaktadır. Vatandaşlar adeta kalabalık içinde sıkışarak, jandarma görevlilerinin arasında güçlükle yer bulabilmektedir.
“Bu şartlarda sağlıklı bir yargılama ortamından söz etmek mümkün değil”
Bu şartlarda sağlıklı bir yargılama ortamından söz etmek mümkün değildir. Bu gerginlikle bu süreç yönetilemez. Adil yargılanma benim hakkımdır. Burada bulunan her bir kadın yol arkadaşımın ellerinden saygıyla öpüyorum. Buradaki herkesin nasıl bir baskı ve zorluk içinde bu salona geldiğinin heyetiniz tarafından bilinmesi gerekir. İnsanlar büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Dün bir arkadaşımı gördüm; kolu askıdaydı. Sebebini sorduğumda kalp pili bulunduğunu, sağlık sorunları yaşadığını söyledi. Yazışmalar yapıldığını ifade ettiniz; ancak Sayın Hâkim, bu konularda daha fazla özen gösterilmesi gerekir. Bir yıldır burada neden bulunduğunu dahi tam olarak anlayamayan onlarca arkadaşımız var. Onlarca insan özgürlüğünden mahrum durumda. Dosyanızda, ‘Sekiz buçuk milyon dolar verdim, beni serbest bırakacaklardı, adliyede işbirliği vardı’ şeklinde suç duyurusunda bulunan kişilerle ya da bazı iş insanlarıyla ilgili hızlı kararlar alınabiliyor; ancak sağlık sorunu yaşayan bir arkadaşımız hakkında aynı hassasiyet gösterilmiyor.”
“Kişi kendinden bilir kişi misali, kendi varsayımlarını gerçek kabul etmiş; ardından da bu varsayımlara uygun bir metin hazırlanmıştır.
Bu nedenle buna iddianame değil, bir iftiraname diyorum. On beş–yirmi yıllık belediyecilik faaliyetlerinde ne yapılmışsa, somut bir delil bulunamamasına rağmen Ekrem İmamoğlu’na atfedilmeye çalışılmıştır. Bakılmış, ortada bir suç yok; bulunamamış. Buna rağmen süreç işletilmiş ve bugün bu iftiraname üzerinden baskı altında yürüyen bir yargılama ile karşı karşıyayız. Ben bu mahkemeye güven duymak istiyorum. Dün söz talebinde bulunmamın sebebi de buydu. Bugün buradaki amacım kürsüyü işgal etmek değildir.
“Dünya bizi de sizi de izliyor”
Sayın Hakim, bugüne kadar sekiz ya da dokuz duruşmaya katıldım. Her duruşmada yerimden kalkarak söz hakkı talep ettim. Çoğu zaman ‘buyurun’ denildi ya da ‘biraz sonra’ denilerek beklemem istendi; ben de buna riayet ederek yerime geçtim. Bugün ise söz hakkı talep ettiğimde, konuşmaya başlamadan söz verilmediği ifade edildi. Bu durumda konuşma hakkımı aramam doğal değil midir? Buraya gelip düşüncelerimi ifade etmem en temel hakkım değil midir? Biz nezaket kurallarına bağlı insanlarız, Sayın Hakim. Ben bu ülkenin birinci partisinin Cumhurbaşkanı adayıyım. İlk seçimde iktidara gelmesi beklenen bir partinin Cumhurbaşkanı adayı olarak burada bulunuyorum. Böyle bir kişinin konuşmasının engellenmesi yalnızca bu salonda değil, bütün dünyada izlenen bir yargılama açısından ciddi bir sorun yaratır. Dünya bizi de sizi de izliyor.
Size 10 dakika, 15 dakika ya da 20 dakika söz hakkı vermeniz hiçbir şey kaybettirmez. Nihai kararı verecek olan zaten sizsiniz. Vereceğiniz karar hayatınız boyunca sizinle anılacaktır; geçmişte verilen kararlar nasıl hatırlanıyorsa, bu karar da öyle hatırlanacaktır. Takdir yetkisi tamamen sizindir. Bu yetkiyi sizden kimse alamaz. Ben de alamam. Ancak bu yargılama sürecinin sağlıklı bir düzene kavuşması için sizden ricada bulunuyorum. ‘En son sizi dinleyeceğim’ deniliyor. Oysa bu dosyanın neredeyse her sayfasında benim adım geçiyor.
“Gerekirse en son konuşurum, gerekirse ilk konuşurum; mesele sıralama değil, adil ve şeffaf bir yargılamadır”
Gerekirse en son konuşurum, gerekirse ilk konuşurum; mesele sıralama değil, adil ve şeffaf bir yargılamadır. Burada çok kıymetli avukatlar, deneyimli hukukçular bulunuyor. Türkiye Barolar Birliği Başkanı, İstanbul Barosu Başkanı ve farklı baroların başkanları — sizin meslektaşlarınız — bilgi almak amacıyla kapınızı çalmışlardır. Ancak hiçbir bilgi paylaşılmamıştır ve avukatlara ‘gidin dışarıda fotoğrafını çekin, oradan öğrenin’ denilmiştir. Buna karşılık, bir gün önce bazı medya kuruluşlarında dosyaya ilişkin bilgiler sayfa sayfa yayımlanmıştır. Şahsımla, ailemle ve burada bulunan arkadaşlarımın eşleri, çocukları ve aileleri hakkında aylar boyunca ağır, onur kırıcı yayınlar yapılmıştır. Sayın Hâkim, sizin de bir aileniz, anne ve babanız, evlatlarınız vardır. Bu tür yayınların insanlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını en iyi siz anlayabilirsiniz. Bu yayınlar karşısında cevap verilmezse, oluşan yük ve sorumluluk yargı makamının üzerinde kalır. Sonrasında kamuoyunda oluşturulan algı süreciyle birlikte bir anda Ekrem İmamoğlu’nun bir suç örgütünün parçası olduğu iddia edilmeye başlandı. Düşünün; başsavcı kimliği taşıyan ancak siyasi bir dil kullanan bir anlayış tarafından bu süreç ‘asrın yolsuzluğu’ olarak nitelendirildi. İddianameye baktığınızda ise ortada böyle bir iddiayı destekleyecek somut bir tablo göremiyorsunuz.
Sayın Hâkim, biz buraya ne zorluklarla geliyoruz. Bizi dinlemeden bu sürecin sağlıklı yürütülmesi mümkün değildir. Lütfen bizi dinleyin. Gerçekten dinlenmeye ihtiyacımız var. Bakınız, ne tür ithamlarla karşı karşıyayız. ‘Asrın yolsuzluğu’ deniliyor. Böyle bir ithamın sorumluluğu ne kadar ağırdır, hiç düşündünüz mü? Bu kadar büyük bir suçlama, bu kadar ağır bir ifade, somut dayanak olmadan nasıl kullanılabilir? Bu yalnızca bir iddia değil; aynı zamanda insanların onuruna, emeğine ve hayatına yönelmiş ağır bir ithamdır. Buna karşı sormak zorundayım: Böyle bir asrın arsızlığı olabilir mi? Böyle bir asrın aymazlığı olabilir mi? Bir insanı, bir kurumu, bir siyasi iradeyi bu şekilde yaftalamak hukukla bağdaşır mı?
“Başsavcı kimliği taşıyan siyasetçi tarafından bu süreç ‘asrın yolsuzluğu’ olarak nitelendirildi. Böyle bir asrın arsızlığı olabilir mi?”
Bu mahkeme nedir biliyor musunuz? Bu mahkeme, bir insanın kendisini en güvende hissetmesi gereken yerdir. Devletin adalet yüzüdür. İnsanların korkularından arınıp hakkını arayabildiği yerdir. Ben burada tam da bu nedenle konuşmak istiyorum. Çünkü burada, bu kürsünün karşısında, adaletin varlığına inanmak istiyorum. Başsavcı kimliği taşıyan siyasetçi tarafından bu süreç ‘asrın yolsuzluğu’ olarak nitelendirildi. Böyle bir asrın arsızlığı olabilir mi?
“Bana kimsenin vatan sevgisini öğretmesine ihtiyaç yok”
Ben askerin kıymetini bilirim, Sayın Hâkim. Bu bayrağın da kıymetini bilirim. Bana kimsenin vatan sevgisini öğretmesine ihtiyaç yoktur. Bu nedenle bizi neden böyle karşı karşıya getirdiğinizi anlamakta zorlanıyorum. Burada belediye başkanları var. Hayatını devlete hizmet ederek geçirmiş kamu görevlileri var. Hanımefendiler var, aileleri olan insanlar var. Hepimiz burada bir yargılama sürecinin içindeyiz.
Lütfen… Ben burada yalnızca savunma yapmıyorum. Sizi temkinli olmaya davet ediyorum.
“Yargılamanın 12 yıl sürebileceği söyleniyor. 12 yıl… Bu insanların hayatından 12 yıl demek”
Çünkü bundan sonraki süreç hepimizi ilgilendiriyor. İddia makamının kendi beyanlarına göre bu yargılamanın 12 yıl sürebileceği söyleniyor. 12 yıl… Bu insanların hayatından 12 yıl demek ne anlama geliyor, bunu hepimizin düşünmesi gerekir. Ben uzun bir savunma yapmıyorum. Sadece bir tensip talebimi dile getiriyorum. Dün yaşanan kargaşadan sonra özellikle şunu rica ediyorum: Verilecek aranın ardından, burada görev yapan askerlerin bu ortamda bulunmak zorunda bırakılmamasını sağlayın. Bu arkadaşlarımız görevlerini başka bir yerde yapsın; biz de burada saygın ve sakin bir ortamda yargılamayı sürdürelim. Askerlerimizin bu şekilde bir ortamın parçası hâline getirilmesini doğru bulmuyorum.
Ben Cumhuriyet Halk Partisi ilçe başkanıyken onlarca duruşmayı takip ettim. Geçmişte farklı davalarda mahkeme salonlarında bulundum. Sanıkların, komutanların, avukatların mahkemeye saygı içinde girip çıktığı; insanların birbirine temas edebildiği, konuşabildiği, insani bir ortam vardı. Şimdi soruyorum: Biz hangi yıldayız? 2026 yılındayız. Cumhuriyetin ikinci yüzyılındayız. Etrafımızda savaşların yaşandığı, dünyanın büyük krizlerden geçtiği bir dönemdeyiz.
“‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ mahkeme salonunda da geçerli olması gereken bir ilkedir”
Ramazan ayındayız; mübarek bir zaman dilimindeyiz. Dünyanın farklı bölgelerinde çatışmalar sürerken bizim ülkemizde huzuru, adaleti ve toplumsal barışı güçlendirmemiz gerekir. Türkiye’nin temel anlayışı bellidir: ‘Yurtta sulh, cihanda sulh.’ Bu yalnızca dış politika ilkesi değildir; mahkeme salonunda da geçerli olması gereken bir ilkedir. Mahkemede sulh, adalet ve güven ortamı demektir. Toplum içinde barış demektir. Muhalefetle diyalogta barış demektir. Bu barış ancak adil, eşit ve hakkaniyetli bir yargılama ile sağlanır.
“… bir gün bile tutuklanmadı, gözaltında tutulmadı. Buna karşılık ben bir yıldır cezaevindeyim”
Geçmişte bu ülkede ağır suçlamalarla yargılanan siyasetçiler oldu. Sayın Recep Tayyip Erdoğan da 1990’lı yıllarda çeşitli suçlamalarla yargılandı. Ancak bir gün bile tutuklanmadı, gözaltında tutulmadı. Buna karşılık ben bir yıldır cezaevindeyim. Bir yıldır 12 metrekarelik bir alanda, fiilen tecrit koşullarında tutuluyorum. Buradaki arkadaşlarımla bir yıl sonra ilk kez bu salonda sarılabildim. Bu uygulamanın bu ülkede kime yapıldığını sorgulamak zorundayım. Biz adalet istiyoruz. Ayrıcalık değil, eşitlik istiyoruz. Müteahhitlik meraklısı burada yeni duruşma salonu yapıyormuş. O iş bitmez. İktidar benim canım başkanım Özgür Özel’e ‘şahıs’ diye hitap ediyor.
Birey olmak; fikri hür, vicdanı hür olmaktır. Birey olmak asildir. Ancak insan emir kulu hâline gelirse, kula kulluk ederse — Allah bu memleketi ve bu memleketin yargısını bundan korusun. Bu dosyada 107 arkadaşım savunma yapacak. Ancak mevcut savunma sıralamasının dahi tutarlı olmadığını düşünüyorum. Takdir elbette sizindir; fakat bu sıralamanın mantıksal bir bütünlük taşımadığını ifade etmek zorundayım.
Bu yargılamanın bütüncül biçimde yürütülmesi gerekir.
Ekrem İmamoğlu adına hem başlangıçta hem süreç içerisinde hem de karar aşamasına giderken birden fazla söz hakkı verilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu dosyanın sağlıklı anlaşılabilmesi için, arkadaşlarımın savunmalarından sonra, tutuklu sanıkların beyanlarından sonra ya da iddialarda bulunan kişilerin ifadelerinin ardından mahkemenin zaman zaman benim değerlendirmeme ihtiyaç duyacağını düşünüyorum. Avukatlarım her belgeyi, her işlemi ayrıntılı şekilde önünüze koyacaktır. Bundan en küçük bir şüphem yok. Buradaki her arkadaşım öyle bir savunma yapacaktır ki, bugün önümüzde bulunan ve benim iftiraname olarak nitelendirdiğim metnin hiçbir değeri kalmayacaktır. Bu nedenle bu tarihi yargılamada, grup yargılamasının sağlıklı yürüyebilmesi için çoklu söz hakkının tanınması gerektiğini düşünüyorum. Gerekirse savunmamı ilk yaparım, gerekirse süreç içinde söz talep ederim. Bunun değerlendirilmesi yargılamanın selameti açısından önemlidir. Ayrıca avukatlarımla kurulacak sağlıklı bir diyalog köprüsünün mahkemeniz açısından da faydalı olacağı kanaatindeyim. Avukatlarla ve taraflarla kurulacak iletişim, sürecin sağlıklı ilerlemesini sağlar. Sayın Hâkim, bunu şaka olsun diye söylemiyorum. Dün gerçekleşen duruşmanın son bölümünde yaşanan bazı tutumların yargılama ciddiyeti açısından sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Burada kimseyi zan altında bırakmak istemem; ancak mahkeme salonunda oluşan algının düzeltilmesi gerekir. Bu da ancak açık iletişim ve istişare ile mümkündür.
“Biz tartışma değil, diyalog istiyoruz. Diyalog olmadan bu süreç sağlıklı yönetilemez”
Biz tartışma değil, diyalog istiyoruz. Diyalog olmadan bu süreç sağlıklı yönetilemez. Bugünkü tutumunuz için ayrıca teşekkür ederim. Bana söz hakkı tanıdınız. Eğer benim de bir hatam, bir üslup yanlışım olduysa affola. Özür dilemekten kaçınmam; çünkü gerektiğinde geri adım atabilmek de bir erdemdir.
“Seçimimin iptal edildiği gün de ramazan ayındaydı. Diplomamın iptal edildiği gün de ramazan ayındaydı…”
Ancak şunu özellikle ifade etmek istiyorum: Ramazan ayındayız. Benim seçimimin iptal edildiği gün de ramazan ayındaydı. Diplomamın iptal edildiği gün de ramazan ayındaydı. Daha gün doğmadan sahur vaktinin hemen ardından evime operasyon yapıldı; evim basıldı. Ve bugün yine ramazan ayında, iftar saatlerine yaklaşırken duruşma yapıyoruz.
Bu güzel vatanda insanların birbirine vicdanla, ahlakla ve erdemle bakması gerekirken yaşanan tabloyu hep birlikte görüyoruz. Bütün bunların nedeni siyasi rekabet ve koltuk hırsı olmamalıdır. Bu tabloyu düzeltmek sizin sorumluluğunuzdadır, Sayın Hâkim. Bu nedenle sizden özellikle rica ediyorum: Ramazan ayında bu arkadaşlarımın evlerine dönmelerine imkan tanıyın. Bu sistemin meselesi benimle ise, ben buradayım. Yargılamaya katılmaya, savunmamı yapmaya hazırım. Ancak bu insanların tutuksuz yargılanması gerekir. Anneler çocuklarıyla buluşsun. İnsanlar ailelerine kavuşsun. Yargılama devam etsin ama özgürlük esas olsun. Benimle bu şekilde bir süreç yürütün. Çoklu söz alma hakkımı takdirinize sunuyorum.”
Ekrem İmamoğlu’nun konuşmasının tamamlanmasının ardından duruşmaya ara verildi.
KAYNAK: ANKA

















