Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul katliamları konuşulurken gözler televizyon dizilerine çevrildi. Kimileri dizilerdeki silahlı şiddet sahnelerinden rahatsız, kimileri de ‘biz de çocukken böyle diziler izledik ama kimseyi öldürmedik’ yorumunda bulunuyor.
Ben ilk taraftayım.
Bunun nedenini de sizlere tanıklıklarım üzerinden anlatayım.
Kurtlar Vadisi dizisindeki meşhur ‘Ben racon kesmem kafa keserim’ sahnesi, ben ortaokuldayken yayımlandı. O dönem “İş Eğitimi” dersleri vardı. Ders için makas, falçata, ip, boya, mukavva yani kısacası yapacağımız şey neyse ona uygun malzeme getirirdik. Yine o derslerden birinde sınıf arkadaşımız falçatayı başka bir arkadaşımızın boynuna dayayıp Kurtlar Vadisi sahnesini canlandırmak isterken çocuğun boynunu çizdi. Olay elbette öğretmen ve müdüre gitti. Müdür o günden sonra öğrencilerin ders için dahi olsa kesici olabilecek her türlü aletin getirilmesini yasakladı. Çok gerekiyorsa öğretmen gözetiminde kullanılmasına izin verildi.
Yani siz dizi izlerken kendiniz ve çevrenizdeki birkaç kişi için ‘biz de izledik ama etkilenmedik’ yorumunda bulunuyorsunuz. Fakat Türkiye 86 milyon nüfuslu bir ülke. Ana akım ya da sosyal medyaya düşmediği takdirde nerede ne olduğuna dair bilgimiz olmuyor.
Televizyon dizilerinin ilk bölümlerini izlemeye çalışırım genelde.
Öncelikle mafya dizilerini ele alalım. Son dönemde şunu fark ettim. Yapımcılar ve senaristler dizilerdeki mafya olaylarını kılıfına uydurmaya başladılar.
‘İyi’ olan mafyanın en büyük özelliği, uyuşturucu satmaması ve uyuşturucu satan ‘kötü’ mafyaya kin beslemesi.
Fakat şöyle bir sorun var. Uyuşturucu satmadığı için “iyi karakter” olarak sunulan karakterler, uyuşturucu satan kötü karakteri gerektiğinde öldürüyor. Yani, suç olarak görülen bir eylem yine mafya yöntemleri ile cezalandırılıyor. Ne uyuşturucu satışına izin vermediği için bir mafya grubuna iyi diyebiliriz ne de satan tarafın öldürülmesini meşru sayabiliriz.
Sorun mafya dizileri ile de bitmiyor.
Birçok dizide zengin ailelerinin çocukları bir şekilde kendilerini aşiret ilişkileri içinde buluyor… Başrol oyuncusu, doktor, savcı ya da mühendis olarak ülkesinde ün kazansa da ailesini içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak onun ellerine emanet ediliyor. Tabi yine silahla birlikte.
“Şöyle bir Karadeniz havası alayım” diyerek başka dizilere yönelirseniz işler orada da benzer durumda. Birbiri ile yıllardır küs olan iki Karadenizli ailenin çatışmasında silah sesleri yükseliyor. Hatta bombalar patlıyor.
Tabi tüm bunları yazarken kadına şiddet kısmına değinmiyorum bile… Çünkü o konu artık yerli dizilerin normali olmuş durumda.
Peki farklı diziler yok mu? Elbette var fakat onlar da içerisinde yeterli ‘entrika ve silah’ barındırmadığı için reyting kurbanı olup ekrana veda ediyor.
Bir diğer konu da çocukların sosyal medyayı kontrolsüz kullanması ve orada kendilerine yeni bir dünya yaratması.
Çocukların kendi içine kapanıp dijital dünyada neler yaşadıklarını iyi anlatan diziler de var.
Dijital platformlarda yayınlanan Adolescence, bunlardan biri.
Akran zorbalığı ve incel kültürü gibi günümüzün hassas konularını işleyen dizi, 13 yaşındaki bir çocuğun okulda kız arkadaşını vahşice öldürmesi ve sonrasında yaşananları konu alıyor.
Dizideki aile; anne, baba, bir erkek ve bir kız çocuktan oluşuyor. Herkes odasına çekilip kapıları kapatsa da, o kapılar ardında neler yaşandığını anlamak, ebeveynlerin çocuklarıyla kurduğu iletişime bağlı. Soruşturma sırasında Jamie’nin sosyal medya hesaplarındaki emojilerin bile incel kültürüne işaret eden gizli mesajlar içerdiği ortaya çıkıyor. Günlük hayatta masum görünen bir emoji, çocukları yanlış yollara sürükleyebiliyor.
Tek başına diziler ve dizilerin konuları üzerinden tartışarak bir yere varmamız imkansız. Televizyon ve dijital içerikler günümüzün bir gerçeği… Bu devasa platformlardan, ekranlardan bize neyin sunulduğu ve bizim neyi tercih ettiğimiz önemli. Bu da devletin kültür ve medya politikalarıyla ilgili bir durum. Tabii devlet gerçekten sorunu çözmek istiyorsa…
HİLAL ÖZDEMİR














