bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli
haydan gelip huya giden bir huysuz
ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan
”İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındayken. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından bir şiir yazdım” diyen “çirkin, haydan gelip huya giden bir huysuz, ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan”, baş eğmez bir anarşist, tepeden tırnağa aşk adamı, sözünü esirgemez bir dobra, modern şiirimizin Can Baba’sı 100 yaşına girdi bugün.
1926’nın 21 Ağustos’undan günümüze uzanan 100 yıllık yaşamı ‘nasıl insan olunur’ adlı bir ders gibiydi adeta; insandan, doğadan, emekten, kavgadan, aşktan, kısaca hayattan ibaret şiirden çeviriye yüzlerce ekmek kırıntısı, fasulye tanesi bıraktı önümüze; bırakmaya meylettikleri yüzünden hapislikler, işsizlikler çekse de.
Köylükler uykusunda döndü dönüyor sola
Güne bakıyor bebek büyüyen yumruğuyla
Başaklar gövderdi bak baş koydular bu yola
Şaltere uzanıyor Allah’a açılmış el
Hava döndü işçiden, işçiden esiyor yel
Kişisel ve toplumsal yaşamı kimi zaman öfkeli, kimi zaman alaycı, boyun eğmeyen bir dille capcanlı, coşkulu serdi önümüze; şiirin hayattan çıktığına inanarak. Bu hayatı şekillendiren insandır şiirinin kozası; içinden ne çıkarsa çıksın, neye meyletmiş görünürse görünsün hep insani, hep insana dair olacaktır.
Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!
Seveni de oldu, nefretten mezar taşını parçalayanı, şarap içiliyor gerekçesi ile ölüm yıldönümleri yaptırmayan, mezarı yakınında bulunan “Can Evi” isimli alanı yıkan belediye başkanı da; O’nun insan aşkı, aşk insanı olması nicedir beladan beslenen bu civarda prim yapan bir şey değildi çünkü. Sevda ayrı gayrı değil ‘bir’ ediyor, ‘bir’den ‘biz’i doğuruyordu. ‘Biz’ ise egemen için hayati derecede sakınılası kutsal su, sarımsak demekti. Bu yüzden sevgi duvarını aşmayı öğütledi…
Egemenle olan sancılı ilişkisi hiç değişmedi; “Biz hep damgalı adam olduk. Ben hayatım boyunca muhalif yaşadım. Devlet ve herkes beni menfi diye belledi. Onun için kan grubum rh negatif. Onun için düzenle birbirimize kan alıp veremiyoruz”
Bu muhalif tavır ve onu perçinleyen sözünü esirgememezlikle sarmaşık küfürlü konuşmasının Can Yücel’i şiirimizin şahsına münhasır bir kişi yaptığına düşüncesine şöyle cevap vermekten de geri durmayacaktır: “Yerini buldum mu lâfı yapıştırıyorum. O konuda bir eksikliğim yok.. Hatta şimdi bu tükürük bezleri ağzımı kuruttuğundan dolayı iyice sıkıntı çekiyorum. Karşıma yüzüne tükürülmesi gereken herifler çıktığı zaman tüküremiyorum. Böyle eksikliklerim var”.
Bu ‘hakkı teslim etme’ kararlılığı ve yüreklilik kolay görülen bir durum olmadığından Can Yücel’le ilişkisi olmayan birçok ‘hikayeyi de doğurur. Küfürlerin kendine haslığından mıdır bilinmez ama duyulduğunda “bunu söylese söylese Can Baba söyler” yaklaşımı efsanelerin doğuşu süreçlerinden biri değildir de nedir? Çok küfürlü konuştuğuna dair eleştiriler içinse; “biz evde rahat konuşurduk, babamın arkadaşları gelirdi onlar da öyle konuşurdu. Benim dostlarım, şairler de, ressamlar da öyle. Hepsi küfür eder, düşündüklerini harbi harbi söyler. E, onlarla konuşa konuşa ben de kaptım bir şeyler tabii. Türkiye’de insanlara tanınan özgürlüklerden kala kala bir küfür etme özgürlüğü kaldı. Onu da elden kaptırdın mı geriye bir şey kalmaz. Küfür etme özgürlüğüne sahip çıkmak lâzım” diyecektir.
Sevda Tepesi’nde geçen gün
Karşıki masanın altında İki tane tavuk gördüm
Toprakla yıkanıyorlardı
Eşeledikleri çukurda
İnsanlar için de belki ölüm
Toprakla bi tür
Yıkanmaktır diye düşündüm
Bir filozof ağrısıyla bakar hayata, her şair gibi ölüm imgesine kendi ışığını bulması için ruhunda bir yer arar. Can Yücel’e göre ölümün farkına varmak hayata sarılmaya ve onu zenginleştirmeye çalışmanın en kolay yoludur; “Fazıl Hüsnü’nün bir şiiri vardır: “Kimse getirmiyor aklına ölümü” diye. Bence ölüme de temas etmeli, insan yaşarken her zaman hatırlamalı ölümü. Çünkü ölümü unutmaman, yaşama, yaşadığın ana daha fazla sahip çıkışını getiriyor peşi sıra. Bundan ötürü, ölümle beraber yaşamanın verimli bir hayat tarzı olduğuna inanıyor ve öyle yaşamamanın yarım yaşamak olduğunu iddia ediyorum. İnsan ölümle bitişik yaşarsa, bu ölüm korkusu daha fazla yaşama sahip çıkmaya yol açar. Daha “tam” yaşamayı sağlar”
Oysa ben yalnız bir ıslık sanırdım şairi O, saklı sesiyle koskoca bir orkestra olduğunu iliştirdi künyesinin kenarına şiirin bir kez daha. Bir kez daha şiirin, o büyük, efsunlu söz dağının sahiplerinin umudu ayakta tutan kerametine inandırdı bize harf harf. Aşk olsun!
Bir başkasının “Tanrı aşkına gitme” diye çevireceği cümleyi “Allasen gitme” diye çeviren Can Yücel yüreğine ağır gelmeden ‘piç etmeden’ geçirdi her gününü. O sevda ve kavga adamın yaşamı da şiiri gibi samimi, umursamaz bir o kadar ciddi. “ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi “diyerek savdı sırasını gibi görünse de; yıllar yıllar sonra bile çarpıp durmak niyetindedir güne bakan yüreğini insanlığın sahillerine…
Doğumuyla yeryüzünü kutsayan büyük ozan, nice yaşlara…
BELKİM BİR KERTENKELEYİM
Belkim bir kertenkeleydim
piç edilmiş bir yağmurun serini
bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli
yeşil koşsa güneşlerin gölgesi
ben en hızlı yeşiliydim
kurbağa yarışlarında annemin
çatal matal kaç çataldım kim bilir
bin dereden bir kendimi getirdim
haydan gelip huya giden bir huysuz
heyheyler içinde bir heydim
belkim yedi belkim sekiz belaydım
düdük çalar hırsızlanmış polisler
ben korkudan üstlerime işerdim
üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
karşısında önüm açık gezerdim
ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan
Rus cenginde çağanozdum bir zaman
iki gözüm iki koltuk eviydi
mavilerim bir miyobun koynunda
kendi düşen köyler kentler ağlamaz
sur dışında ben oturur ağlardım
ekmek diye bağrışırdı bebeler
elma derler ben ortaya çıkardım
ağıtlarla kutlanırdı İsa-doğdu gecesi
fildişinden bir kuleydim yıktım kendimi
bilmem hangi keloğlanın fesiydim
bir püskülsüz sümbülteber tohumu
fesleğenler yaprak dökmüş şerrimden
bir naraydım kimse bilmez nereden
ya yakından ya uçmaktan gelirdim
belkim ince belkim kalın bir sestim
belkilerin kol gezdiği saatta
belkim belki bile değildim
ATTİLA TAŞ

















